Müsaade ederseniz bugünkü yazıya şu hadis-i şerif ile başlamak istiyorum. İbn Abbâs’ın naklettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Allah her kimin iyiliğini dilerse, onu dinde fakih kılar (dinin inceliklerini anlama konusunda ona kabiliyet verir).” (Tirmizî, İlim, 1; Buhârî, İlim, 13; Müslim, İmâre, 175.)
Bu hadis; yolumuzu aydınlatan, istikametimizi belirleyen, anlayışımızı düzenleyen, düşünce yapımıza şekil veren, yaptığımız işlere değer katan bir ilke ortaya koymaktadır. Bizim için dinin inceliklerini bilmek son derece önemli ve gerekli bir meseledir. Yine bu ilke elimize aldığımız pergelin ana noktasına işaret etmektedir. Ana noktayı kaybetmediğimiz zaman çizdiğimiz veya çizeceğimiz tüm dairelerin iki ucu birbiriyle uyuşmayacaktır. Biri doğuya bakarken diğeri de batıya bakacaktır. Başı ile sonu arasında dağlar kadar farklar oluşacaktır.
Durmamız gereken ana noktamızı kaybettiğimiz, elimize aldığımız mihenk taşımızı, ölçüm yaptığımız metremizi, çizim yaptığımız cetvelimizi ecnebilerden gelen ilkeler ile şekillendirdiğimiz müddetçe nişan alacağımız tüm hedefleri ıskalayacağız.
Dinimizi bilememekten mütevellit dinimize ait incelikleri de bilemiyoruz / kavrayamıyoruz. Tabiri caiz ise sap ile samanı birbirine karıştırıyoruz. Dinin inceliklerinden uzaklaşmamızdan bu yana konuştuklarımızın, yazdıklarımızın ve sergilediğimiz davranışlarımızın olması gereken vechiyle değerlendirmesini de yapamıyoruz. Dostlarımızın kimlerden olduğuna dikkat edemediğimiz gibi düşmanlarımızı da tanımakta bir hayli zorlanıyoruz. Bizlere rehberlik yapan, yol ve yordam gösteren, önerilerde bulunan insanların kimler olduğuna da dikkat etmiyoruz.
Bu hadis bizler için eleştirilerimizin çerçevesini çizen, övgülerimizin durması gereken yere işaret eden, dostlarımızın kimlerden olması gerektiğini telkin eden, düşmanlarımızı tanıtan, kısacası hedeflerimizi olması gereken şekliyle belirleyen önemli bir meseleye işaret etmektedir.
İnce düşünceyi kaybettiğimizden bu yana olayları anlama, kavrama, yorumlama ve olaylar arasında olması gereken bağlantıyı kurma, dost ve düşmana göre siper alma yetimizi de kaybettik. Hatta kendimizi de kaybettik. Kendimizi kaybedince ne yazık ki istikametimizi, benliğimizi, durduğumuz yeri, savunduğumuz değerleri, sahip olmamız gereken düşünceleri de kaybettik. Başkalaştık. Her şeyi birbirine karıştırdık. Dostlarımızı düşmanlarla, doğrularımızı yanlışlarla değiştirdik. Daha da kötüsü tüm bunlara rağmen doğru işler kotardığımızı, dosdoğru yolda emin adımlar ile yürüdüğümüzü düşündük…
Bir toplum bir günde değişmez. Bu Yüce Allah’ın ortaya koyduğu bir kuraldır. Değişim zorlu bir süreç olduğu gibi uzun bir maratondur da. Bir toplum birden bire, şipşak, boya küpüne bandırmak gibi bir işlem sonucunda değişime uğradığını şimdiye kadar görmüş değiliz. Nesilden nesile aktarılarak gelen ufak tefek değişimlerin günün sonunda kocaman bir değişime evrilmesiyle sonuçlandığını bilmeliyiz.
İçlerinde Peygamberlerin olmasına rağmen Yahudilerin kırk yıl boyunca çölde serseri gibi dolaşmalarının ana sebebinin toplumun değişime olan direnci olduğunu bilmek zorundayız. Çölde yönünü kaybetmiş serseriler gibi kırk yıl boyunca dolaşmalarının temelinde değişime ayak direten büyüklerin dünyayı değiştirmeleri içindir. Yeni gelen nesil de değişime ayak uydurmada zorlanmayacaklardır. O yüzden Yahudiler, kırk yıl boyunca çölde serseriler gibi dolaşmaları ile cezalandırıldılar.
Türkiye toplumunun (özellikle de ahlaki açıdan) geldiği noktadan hemen hepimiz şikâyetçiyiz. Sabah akşam olumlu veya olumsuz yorumlar yapmaktayız. Yaptığımız yorumların dini anlamda ince çizgiye yaklaşan bir dayanağının olduğunu söylemek çok zor. Birilerini kötülemekte birilerini de göklere çıkartmakla meşgulüz. Kendimizi de azade kılınmış bir konuma yükseltmişiz. Ancak asıl soruna, değişimi körükleyen ana etmene işaret etmekten fersah fersah uzağız. Belki de hesabımıza gelmiyordur. Toplumun her gün biraz daha saplanmakta olduğu bu yozlaşmanın ana sebeplerinden uzak, günü birlik meselelerden kaynaklanan, siyasi düşüncelerin, ırksal reaksiyonların tetiklediğini düşündüğümüz pansumanvari bir anlayışla yorumlamaya çalıştığımızı söylemek durumundayım. Sanırım her konuda olduğu gibi bu konuda da sahip olmamız gereken ince düşüncemizi kaybettik.
Toplumda meydana gelen ve her geçen gün biraz daha zirveye çıkan değişimlerin temelinde yatan ana saikleri göremezsek, dillendirmezsek doğru bir tedaviyi, olması gereken bir öneriyi ileri süremeyiz.
Türkiye’de ahlaki yozlaşmanın, açıklığın, saçıklığın, içki tüketiminin, hırsızlığın, arsızlığın, faizin, kumarın ve fuhuşun sınır tanımadan zirveye doğru tırmanmasının temeli çok çok eskilere dayandığını görmek ve söylemek durumundayız. Yaka silkeleyerek şikâyette bulunduğumuz bu yozlaşmanın temelleri çok eskilerde saklı olduğunu görebildiğimiz an, doğru ve olması gereken reçeteler yazabiliriz.
Bu ülkede “siyasi hayatıma da mal olsa” denilerek, “bin yıl süreceği” iddiaları eşliğinde 28 Şubat denilen akla ziyan, insanlığa sığmayan bir garabet yaşandı / uygulandı vakti zamanında. Bu olayı yok sayanlar ve hiç olmamış gibi toplumun evrildiği konumu okumaya çalışanlar yanlış tarafta durduklarını söylemek durumundayım. Olayları yanlış anladıkları gibi çarpıtmaya da çalıştıklarını da iyi biliyorum.
28 Şubat süreci; eğitimde, öğretimde, kamu yönetiminde, kanunlarda, kurallarda ve sosyal hayatta cereyan eden iş ve işlemlerde uygulanan başörtü ve enva-i çeşit dini yasakları görmemiz olayları doğru ve yerinde bir okuma ile dillendirmemiz açısından gereklidir. Bu durumu yok sayarak yapacağımız her bir yorum afaki olmasa bile art niyetle yapılacağı da gün gibi aşikâr olacaktır.
Toplum olarak içine düştüğümüz cendereyi olması gereken şekliyle okuyabilmek ve yorumlayabilmek adına daha da gerilere doğru ilerlemekte fayda vardır. 1980’lere gidelim. O dönemlerde lisede okuyan kız çocuklarımızın neredeyse tamamını 19 Mayıs kutlamalarını bahane ederek elbiselerinden soyundurulmuş bir vaziyette mini şortlar içinde şehirlerin meydanlarında teşhir edildiler. Bu olayları masumane ve kendiliğinden gelişmiş sıradan ve spontane olaylar olduğunu hangi aklı başında bir insan iddia edebilir? Zoraki uygulamalar adı altında ar damarı çatlatılan, değerlerinden uzaklaştırılan, dine düşman kılınan toplumun geldiği nokta buradan farksız olacağını nasıl düşünebiliriz ki? Hatta bu olayların uygulanmasına sebebiyet veren kanunların yürürlüğe girdiği zamana kadar gitmekte fayda vardır. Bize ait olan tüm değerler, inkılaplar adı altında batı(l) medeniyetini telkin ve ikame etmek suretiyle yasaklandığını yadsıyamayız.
Bu olaylar neden yapıldı? Toplumu tabi olmaya zorlanan kanunlar ve kurallar, karşısında kurtuluş savaşını kazandığımız ülkelerden ithal edilerek uygulanmasını nasıl izah edeceğiz. Laiklik adı altında dini emirlerin tamamı devlet sisteminden neden uzaklaştırıldı?
İşte bu ana çizgileri bilmeden veya kavramadan toplumun geldiği yeri ya da içine saplandığı girdabı tarif edebilmek mümkün değildir. İnce anlayış sahibi olalım. Bu son derece önemli bir konu. Olayları olması gerektiği şekliyle de yorumlayalım. Ne kendimizi sapıtalım ne de başkasının sapıtmasına sebebiyet verelim.