beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escortlar beylikdüzü escortlar beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort
Bugun...


Suna İlhan

facebook-paylas
KAĞITTAN KULE
Tarih: 11-10-2026 18:32:00 Güncelleme: 11-10-2026 18:32:00


​"Annelik; kendinden önce, dünyaya getirdiğin insanın ihtiyaçlarını karşılamak, nefsinin en sevdiği şeylerden feragat etmesini sağlamak, büyüyen, gelişen ve güzelleşen çocuğunla gurur duymak, başına gelen kötü bir şeye ondan daha fazla üzülmek, dolayısıyla evladında fâni olmak demektir."

​"Alkol almak; görevi 7/24 vücudu yönetmek ve kontrol altında tutmak olan beynin, yarım gün veya saatlerce istemsiz olarak uykuya çekilmesi gibidir. Bu sırada beden faaldir ancak direksiyon başındaki şoför uyuduğu için bazı organlar yalpalar ve hatta kaza yapar. Ne zaman ki beyin kendine gelir, beden bıraktığı yerde değildir."

​"Karnıyarık yapmak için önce uygun patlıcanlar alınır ve alacalı soyulur; acısının gitmesi için tuzlu suya yatırılıp üzerine ağırlık konur. Diğer taraftan..."

​"Himalayalar'daki Budist rahipler; dünyevi arzulardan ve gösterişten arınmayı, aydınlanmayı ve kutsallığı temsil ettiği için turuncu (veya safran) tonlarında cübbeler giyerler. Bu geleneğin temel nedenleri şunlardır: Sadelik ve alçakgönüllülük, kutsal ateş, bölgesel gelenekler. Bunları açacak olursak..."

​Yukarıdaki örneklerde sırasıyla; annelik ve karnıyarık bizzat yaşanmış ve tecrübe edilmiş, gözlemlenmiş, tarif edilebilir; alkol etkisi fizyolojik mantıkla analiz edilmiş, rahipler ise kaynaklardan edinilen bilgiye dayanarak anlatılmıştır.

​Peki, bunu neden anlatıyorum?

​Çünkü âlim ile ârif çok farklı kimselerdir. Her ârif aynı zamanda âlimdir; ancak her âlim ârif değildir. Bizim en büyük yanılgımız tam da burada başlar: Bir konu hakkında malumat sahibi olan her âlimi, sanki o şeyi bizzat tecrübe etmiş ve edindiği yaşanmışlıkları aktarıyormuş zannederiz. Hâlbuki öyle değildir. Birisi, sahih veya gayrisahih yollardan bilgiyi edinmiş, okumuş, hafızasında tutmuş ve yeri geldiğinde depodaki bu hazır bilgiyi sarf etmektedir.

​Bekâr bir insanın çocuk yetiştirmekten bahsetmesi veya aşkı hiç tatmamış birinin aşka dair süslü cümleler kurabilmesi bundandır. Bizler ise ağızdan çıkan her kelâmı hakikat sanıp, o kişiyi anlattığı konuyu kalben ve bedenen yaşayan biri olarak görürüz. 

Oysa yapılan şey, sadece öğrenilmiş bilginin sunumundan ibarettir.

​Alanında araştırma yapıp eğitim alan uzmanların doğru bilgiyi usulünce anlatmasında elbette bir sakınca yoktur. 

Fakat iş; tarif, arif, irfan ve marifet boyutuna gelince orada durmak ve seçici olmak gerekir. Her konuda uzman edasıyla konuşup insanı kendine hayran bırakanların şahsiyeti ve ahlâkı anlattıklarıyla uyuşmayabilir:

-​Tevekkülü anlatan tembel,
-​Sabrı anlatan aceleci,
-​Zühdü anlatan hırslı,
-​Ahlâkı anlatan ahlâksız çıkabilir.

​Şurası bir gerçektir ki: Bir konuda ârif olmanın yolu da evvela o konuda âlim olmaktan geçer. İlimle amel eden ârif, o ilmi sadece nakilde kullanan ise âlimdir. Çok bilmek, çok yaşamak demek değildir.

​İnsan ​Her süslü ve doğru söz, o sözü söyleyenin o hakikati yaşadığı anlamına gelmez. Bilgi (ilim) okuyarak ve dinleyerek öğrenilebilir; ancak hikmet ve irfan (marifet), o bilgiyi bizzat yaşayıp hayatına geçirmekle (amel etmekle) elde edilir.
​Günümüz insanı, malumat sahibi olan "âlim" ile o bilgiyi ahlakına ve ruhuna sindirmiş olan "ârif" kişiyi birbirine karıştırmakta; bu yüzden güzel konuşan her bireye haksız bir hayranlık duyarak aldanmaya açık hale gelmektedir. Asıl yetkinlik; sadece bilmek ve anlatmak değil, bildiği hakikatle yaşamak ve zâhir ile bâtını birleştirebilmektir. bu iki kavram karıştırıldığı için kandırılmaya açık hâle geliyoruz. "Ayy, ne güzel konuşuyor/yazıyor..." dediğiniz kimseler hakkında temkini elden bırakmayın. Suiizan etmeyin ama kontrolsüz bir hayranlığa da kapılmayın. Bu durum kâğıttan kule yapmak gibidir. 

​Ah! Nerede o eski marifet sahipleri? Hasan-ı Basrî, Kuşeyrî, Gazâlî, İbnü'l-Arabî, Yunus Emre, Fatih, Yavuz... Ve elbette ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.), O'nun mümtaz arkadaşları, geçmiş nebiler ve seçkin kullar... Zâhir ve bâtın ilmi aynı kapta yoğurup onunla beslenenler nerede? İşin mutfağında olmakla, tabağında görmek bir midir?

​İnsanın bildiği ve duyduğu hakiki ilimle amel etmesi, amel ettikçe daha çok öğrenmesi ve böylece marifete ulaşması ne yüce bir makamdır! 

Anlatmasına anlatırız da, (çünkü okuma yazmamız var çok şükür) ama tarif etmekten o kadar aciziz ki!..

Hülasa; ​her süslü ve doğru söz, o sözü söyleyenin o hakikati yaşadığı anlamına gelmez. Bilgi (ilim) okuyarak ve dinleyerek öğrenilebilir; ancak hikmet ve irfan (marifet), o bilgiyi bizzat yaşayıp hayatına geçirmekle (amel etmekle) elde edilir.

​Günümüz insanı, malumat sahibi olan "âlim" ile o bilgiyi ahlakına ve ruhuna sindirmiş olan "ârif" kişiyi birbirine karıştırmakta; bu yüzden güzel konuşan her bireye haksız bir hayranlık duyarak aldanmaya açık hâle gelmektedir. Asıl yetkinlik; sadece bilmek ve anlatmak değil, bildiği hakikatle yaşamak ve zâhir ile bâtını birleştirebilmektir.



Bu yazı 4 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI