Başörtüsü, İslam’ın kadına yüklediği bir kıyafet sorumluluğundan ibaret değildir. Onu yalnızca dış görünüşe indirgemek, başörtüsünün taşıdığı anlamı daraltmak olur.
Başörtüsü, öncelikle Allah’a karşı kulluğun, mahremiyet bilincinin ve Müslüman kimliğinin bir ifadesidir. Fakat başörtüsü ile İslami bilinç arasında canlı bir bağ kurulmadığında, örtü şekle dönüşebilir; bilinç ise hayatın dışında kalabilir. İslami bilinç, insanın yalnızca başını değil, dilini, ahlakını, bakışını, ilişkilerini ve tercihlerini de Allah’ın ölçülerine göre düzenlemesidir.
Başörtüsü bir kimlik göstergesidir; fakat bu kimliğin içini ahlak, ilim, irfan, haya, adalet ve sorumluluk doldurmalıdır. Örtünen bir kadın, yalnızca toplumun kendisinden beklediği bir görüntüyü taşımamalı; neden örtündüğünü bilen, inancını anlayan ve hayatına taşıyan bir şahsiyet olmalıdır.
İslami bilinç, başörtüsünü bir baskı sembolüne dönüştürmeden, onu iman ve irade bağlamında anlamlandırmayı gerektirir. Çünkü ibadetlerin ruhu, bilinçli bir teslimiyettir. İnsan neyi, neden yaptığını bildikçe kulluğu şekilden şuura doğru derinleşir. Bu nedenle genç kızlarımıza yalnızca “örtün” demek yeterli değildir. Onlara “Neden örtünüyoruz? Allah bizden nasıl bir insan olmamızı istiyor? Tesettürün ahlakımızla ilişkisi nedir?” sorularını da sormayı öğretmeliyiz.
Başörtüsü başın üzerinde başlar; fakat asıl anlamını insanın karakterinde gösterir.
Tesettür, yalnızca kumaş değildir. Bir edeptir. Bir şuurdur. Bir kulluk iradesidir. Ve en önemlisi, insanın Rabbine karşı verdiği sessiz bir sözün dışa yansımasıdır.
Başörtüsünü bilinçle buluşturmadığımızda şekil kalır; bilinçle buluşturduğumuzda ise tesettür, bir şahsiyet inşasına dönüşür.
Başörtüsünün mahiyetine dair bazı tesbitlerden sonra Azerbaycan'da başlayan "Başörtüsü yasağı" gündemimizi 28 Şubat'tan aşina olduğumuz görüntülere tekrar çevirdi. Tekrar "laiklik ve milli kültür" teraneleriyle bir toplumun inancına savaş açılıp insanlar inançlarını yaşamalarından dolayı dışlanmaya ve haklarından mahrum bırakılmaya başlandı.
Azerbaycan’da hicap meselesi, yalnızca başörtülü öğrencilerin okullara kabul edilmesiyle ilgili bir kıyafet tartışması değildir. Bu mesele; Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra İslami kimliğin yeniden şekillenmesi, devletin dinî kurumlar üzerindeki denetimi, İslami hareketlerin toplumsal rolü ve Müslümanların din ve vicdan özgürlüğü arasındaki ilişkinin önemli bir parçasıdır. Yani bu mesele çok boyutlu bir meseledir.
Bu meselenin Azerbaycan'da topluma yansıması dogal olarak yıllardır " iki devlet bir millet, Can Azerbaycan, kardeşlik" söylemleri ile yakın ilişki içinde oldukları Türkiye'de de çeşitli tepkilere neden oldu. Adeta 28 Şubat süreci tekrar yaşanıyor hissi oluşturdu.
Türkiye'de başörtüsü zulmünü mağduru olmuş nice İslami yapılar ve bu yapılara yakın bir iktidarın varlığından dolayı bir çok Müslüman kesim iktidarın bu konuda Azerbaycan'la kurduğu yakın işbirliği çercevesinde müdahale edeceği beklentisi var idi. Fakat gün geçtikçe beklenen tepkilerin tersi iktidar cenahından Ömer Çelik, Hakan Fidan ve Binali Yıldırım'dan geldi. Hepsi de meseleyi "İçişleri parantezine" alarak konuya duyarsız kalmayı ve kamuoyundan gelen tepkilerin önüne geçmeye çalıştı. Hatta İran parantezine alınıp dış mihraklar çanları çalmaya başladılar.
İçişleri meselesi önce Azerbaycan lideri Aliyev'den geldi. Aliyev; "Kimse bizim içişlerimize karışmasın" diyerek tüm kapıları ve müdahaleleri kapatmakla yetinmeyip İran'ı suçlayarak meseleyi dış tehdit boyutuna taşıyarak kendisi üzerinde kurulacak tepkileri bertaraf etmeye çalıştı. Peki gerçekten mesele içişleri mi? İçişleri denilerek halkın inançlarını baskılamak, dışlamak hangi halkın egemenliği düşüncesinde var. Diktatörlük ve zulüm içişleri denilerek meşrulaştırılacak ve tepkisiz kılınacaksa bütün diktatörler o zaman mazur görülebilir. Bütün haksızlıklara sessiz kalınabilir.
Ayrıca Azerbaycan'ın İçişleri bahanesi neden İsrail için geçerli olmuyor? İsrail Azerbaycan'ın her tarafına nufüz etmiş, bırakın iç işlerine karışmayı Azerbaycanın içine etmiş, ettiği ile de bölgenin tamamını etkiliyor fakat hiç sesleri çıkmıyor. Söz konusu İsrail olunca derin bir kabulleniş ve kölelik sergilenirken; mesele İslami esaslar ve İran olunca kükrüyorlar.
Amerika ve İsrail, bölge ülkelerine Azerbaycan'daki başörtüsü zulmünde de sergilendiği gibi sürekli İran'ı düşman gösterip her yere nüfuz ediyor. Hatta bizzat Azerbaycan Bilim ve Eğitim Bakanı Emin Emrullayev, İsrail’in eğitim tecrübesinden faydalanarak Azerbaycan’daki eğitim sistemini geliştirmeyi hedeflediklerini açıklamıştır.
Azerbaycan Millî Cephe Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mahammad Asadullazadeh:
"Başörtüsü meselesiyle ilgili provokasyonlar İran tarafından idare ediliyor" diyerek işi dış mihraklara taşıyor.
Adamlar meseleyi çözmüş. "Arkasında İran var" deyince Ortadoğu'da, Amerika'nın ve İsrail'in onca oyununun nasıl işlevsel olduğunu görüyor.
Hamas'ın, Ensarullah'ın, Hizbullah'ın arkasında İran var diyerek kendisini her türlü kirli perdenin arkasına saklamayı beceren Amerika ve İsrail, aynı senaryoyu Azerbaycan'daki başörtüsü için uyguluyor.
Başörtüsü yasağının altında İsrail'i görmeyen akıl, gelen tepkileri İran'la ilintiliyor. İsrail'le her türlü ilişkiyi alenileştirenler bu ilişkilerinde utanmıyorsa bizde bu zalimlerin karşısındaki İran'dan utanmıyoruz gurur duyuyoruz. Denildiği gibi Azerbaycandaki başörtüsünün arkasında İran varsa tebrikler İran'a...
İşin Türkiye boyutunda ise iktidar alanında utanç verici açıklamalar söz konusudur. "Zulüm zulümdür ha Türkiye'de ha Azerbaycan'da" denilmesi gerekir iken diplomatik kanallar kullanılarak sorunun çözümüne katkı sunulması beklenirdi. Fakat beklenilenin aksine Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik, Azerbaycan'a yönelik başörtüsü üzerinden yapılan eleştirileri suçlayıcı bir dille kınaması, adeta Azerbaycan'daki başörtüsü zulmüne yeni bir zulüm ekledi. Eski başbakan Binali Yıldırım ise "kimin ne haddine diyerek" çıtayı yükseltti.
Başörtüsü zulmünü en iyi bilen ve bu söylemlerle iktidara gelen bir partinin Azerbaycan'daki başörtüsüne yönelik eleştirilere tepki vermesi "milliyetçiliğin ve çıkarsal ilişkilerin" nice hakikatlere ve değerlere galip geldiğinin ifadesidir.
Filistindeki zulmü durduramadınız. Bahane olarak İsrail çok güçlü arkasında Amerika ve Avrupa var. Silah teknolojimiz onlarla savaşacak kapasitede değil diyerek savaşmamak için bir çok gerekçe öne sürüldü.
Peki Azerbaycan'daki başörtüsü zulmü için yukarıda saydığımız hangi gerekçe var. Bizde gerekçe bitmiyor. Yeni gerekçe ise "Kimsenin içişlerine karışamayız. Azerbaycan'la aramıza birileri girmek istiyor." Azerbaycan'daki İsrail etkisini gizleyip İran üzerinden süreç "dış mihraklar" parantezine alınmak isteniyor.
İşimize ve çıkarımıza gelince başka ülkelerin meselelerine en ayrıntısına kadar girerken çıkarımıza uymayınca İçişlerine saygı çerçevesine sığınıyoruz. Zulmün İçişleri dışişleri mi olur?
Peki eğer İçişleri ise hiçbir yerdeki soruna ses çıkarmayın, müdahale etmeyin. İçişleri ise neden Suriye'ye bu kadar müdahale edildi? Mısır'a gidip laiklik telkinleri yapılırken içişlerine müdahale olmuyor mu? Kürdistandaki referanduma vanaları kapatırız ile baskılandı. Yemen'e her gün müdahale için nedenler üretiliyor. Dogu Türkistan'daki zulüm de Çin'in içişler ile ilgilidir, karışamayız. Bu mantık ne kadar doğru?
"Türkiye beklenendir, ümmetin son kalesi, umudu" gibi büyük laflar edip sonra Azerbaycan'daki başörtüsü meselesine bile müdahale etmeyi engelleyen, kendilerine yakın kamuoyundan gelen cılız tepkileri baskılaya bir irade ile yukarıdaki söylemler arasında paradoksu nasıl yorumlamalı?
Yıllarca Kürdistan üzerinden İsrail tehlikesini her platformda gündeme taşıyanlar peki Azerbaycan'daki İsrail'in varlığı için neden tehlike çanları çalmıyor?
Azerbaycan'a yönelik bunca askeri destek, kardeşlik iltifatları, tarihsel bağlara rağmen eğer başörtüsü gibi bir meselede dahi sizin sözünüz dikkate alınmayıp İsrail'in sözü etkin kılınıyorsa kardeşliginizi sorgulayın. Bu anlamda yarın büyük musibetler gelmeden bir test edin kardeşliğinizi!!!
Sezai Karakoç'un ifadesiyle "Kardeş olmak yetmez Habil misin Kabil misin?"
Azerbaycan'daki başörtüsü zulmüne yönelik eleştirilere iktidar cenahından gelen sert tepkiler ve Azerbaycan'da gelen adli ve hukuki yaptırımlar karşısında İslami camia korku iklimine maruz bırakılıyor. Bu korku iklimine teslim olmamak lazım. Azerbaycanla Milliyetçi ve çıkarcı kardeşlik söylemleri üzerinden İslami değerleri savunmasız bırakmak, zülme sessiz kalmak, tavizler vermek kendi davamıza ihanettir.
Kardeşlik değer ve duruş iledir. Azerbaycan başörtüsü zulmüyle değersel ve İsrail'le ilişkisi ile duruşsal varoluşunu aleni şekillendiriyor.
Miliiyetçi ve çıkarsal ilişkiler üzerine kurulu ilişkiler size kendi değerlerinize ihanet etmeyi öğretir. Türkiye söylemde ümmetsel ve değersel; ilişkide çıkarsal ve milliyetçi bir dış politika ile "beklenen olma" söylemlerini sukutu hayale uğratıyor.
Birilerinin milliyetçi ve çıkarlar üzerine kurduğu ilişkileri biz hayali ümmet söylemleriyle hep okuyoruz. Milli çıkarlar söz konusu olunca değerlerin nasıl geçersiz olduğunun somut göstergesine şahit oluyoruz.
"Azerbaycan'daki Başörtüsü zulmü" bir noktada iyi oldu! İslamilikten ve içerikten yoksun milliyetçi söylemler üzerine inşa edilen, İsrail'le her türlü ilişki içerisinde yer alan bir devlete yönelik kardeşlik söylemleri umarım gözden geçirilir. Devletlerin politik ve çıkar ilişkisi üzerine kurdukları kardeşlik söylemlerinin değerler üzerine hareket edenleri bağlamaması gerektiği anlaşılır.