beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escortlar beylikdüzü escortlar beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort
Bugun...


Muhammed Özkılınç

facebook-paylas
Abd-İran Savaşı mı, Yoksa Bölgesel Bir Tiyatro mu?
Tarih: 11-10-2026 18:33:00 Güncelleme: 11-10-2026 18:33:00


Ortadoğu’da yaşanan her gelişmeyi muvakkat ve yalnızca görünen yüzüyle okumak, bizi çoğu zaman gerçeğin uzağına düşürür. Özellikle ABD, İsrail ve İran arasındaki ilişkileri değerlendirirken yalnızca meydanlarda yükselen sloganlara, karşılıklı tehditlere ve askerî çatışmalara bakmak yeterli değildir. Asıl sorulması gereken soru şudur: Gerçekten kim kiminle savaşıyor, bu savaş kimin işine yarıyor ve ortaya çıkan sonuçlardan kim kazançlı çıkıyor?

İran İslam Devrimi’ni ve sonrasındaki gelişmeleri bu sorular ışığında değerlendirmek gerekir. 1979’da gerçekleşen devrimin hangi uluslararası şartlarda ortaya çıktığı, bölgesel güç dengelerini nasıl değiştirdiği ve sonraki yıllarda hangi aktörlerin önünü açtığı üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. İran’ın Batı karşıtı söylemi, tek başına onun bütün politikalarının Batı’nın çıkarlarına aykırı olduğunu göstermeye yetmez. Zira uluslararası siyasette düşmanlık söylemleriyle fiilî politikalar her zaman örtüşmez. Bazen meydanlarda birbirine düşman görünen güçler, sahadaki gelişmelerin sonuçlarından aynı anda yararlanabilir.

Şiilik meselesi de bu siyasi tablodan bağımsız ele alınamaz. Şiiliğin tarihî ve itikadî iddiaları, İslam dünyasındaki etkisi ve İran’ın bu mezhebi dış politikasının bir aracı olarak kullanıp kullanmadığı ayrı ayrı incelenmelidir. Bizim açımızdan temel mesele, herhangi bir mezhebe mensup insanları toptan mahkûm etmek değil; İslam’ın ortak değerlerini zedeleyen, ümmetin birliğini parçalayan ve dinî aidiyetleri siyasi nüfuz mücadelesine dönüştüren anlayışları sorgulamaktır. Çünkü dinin adını kullanarak yürütülen her siyasi projenin, İslam’ın temel ilkeleriyle örtüşüp örtüşmediği mutlaka araştırılmalıdır.

İran’ın devrim sonrasında izlediği bölgesel politikalar, bu sorgulamanın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Irak’ın işgalinden sonra yaşanan siyasi dönüşüm, Suriye iç savaşında İran’ın ve desteklediği silahlı grupların rolü, Lübnan’daki nüfuz mücadelesi ve Yemen’deki gelişmeler, mezhep eksenli siyasetin bölgeyi nasıl derin bir çatışma alanına dönüştürdüğünü gösteren örneklerdir. Özellikle Irak’ta devlet yapısının çökmesiyle ortaya çıkan güç boşluğu ve Suriye’de sivillerin ağır bedeller ödediği çatışmalar, İslam dünyasında İran’ın politikalarına yönelik ciddi itirazlara yol açmıştır.

Burada üzerinde durulması gereken çarpıcı bir çelişki vardır: ABD’nin Irak’ı işgali, Saddam Hüseyin yönetimini devrilmesinden sonrasına bakalım. Özellikle Irak’ın altın tepsi içinde Şia’ya verilmesi ve dört bir yandan getirilen Şiilerin Suriye’de yaptığı katliamlar, İran ve Şia’nın gerçek yüzünü deşifre etti. Bu da İran’ın İslam âleminde şiileştirme çalışmalarını zora sokmuştu. Yeniden önünün açılması ve adeta İslam ümmetin öncüsü gibi gösterilmesi gerekiyordu. İşte bu tablo, en azından şu soruyu sormayı zorunlu kılıyor: Bir ülkenin söylemdeki düşmanlığı ile sahadaki stratejik sonuçlar arasındaki çelişki nasıl açıklanacaktır?

Aynı şekilde Suriye’de yaşananlar da göz ardı edilemez. İran’ın Esed yönetimine verdiği destek ve bu süreçte İran’la bağlantılı silahlı grupların rolü, bölgedeki mezhep gerilimini derinleştirmiştir. Bu politikaların ağır sonuçlarını yaşayanlar ise çoğu zaman sıradan Müslümanlar, yerinden edilen aileler ve hayatını kaybeden siviller olmuştur. Milyonlarca ölüm, sakat kalmalar ve dünyanın dört bir yanına savrulan göçler… Bir tarafta Filistin davasını ve Kudüs’ü savunduğunu söyleyen bir siyasi söylem, diğer tarafta Müslüman halkların büyük acılar yaşadığı sahalarda yürütülen politikalar… İşte bu çelişkiler, İran’ın bölgesel rolünün sloganlarla değil, somut sonuçlarla değerlendirilmesini gerektiriyor.

İran’ın Batı karşıtı bir güç olarak sunulması meselesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. Bölgesel nüfuz mücadelesinde İran’ın önünün açıldığı, bazı gelişmelerin onun lehine sonuçlar doğurduğu ve bunun İslam dünyasındaki siyasi dengeleri değiştirdiği yönündeki değerlendirmeler ciddiyetle tartışılmalıdır. Ancak bu sonuçlardan hareketle ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail’in bütün gelişmeleri baştan sona birlikte planladığını kesin bir gerçek olarak ileri sürmek için somut tarihî belgelere ve güvenilir kanıtlara ihtiyaç vardır. Siyasi analiz, kuşkuları dile getirmek kadar iddiaları kanıtlarla desteklemeyi de gerektirir.

Asıl tehlike, İslam dünyasının bir kez daha sloganların peşinden sürüklenmesidir. Bir ülke ABD’ye karşı sert açıklamalar yapıyor diye onun bütün politikalarını İslam dünyasının çıkarlarıyla özdeşleştirmek ne kadar yanlışsa, ABD ile çatışıyor diye her askerî hamlesini ümmet adına verilmiş bir mücadele olarak görmek de o kadar yanlıştır. Bir devletin gerçek yüzü, yalnızca kime karşı çıktığıyla değil, kimin önünü açtığı, kiminle hangi zeminde hareket ettiği ve tarih boyunca Müslüman halklara ne yaşattığıyla anlaşılır.

Bugün İran ile ABD arasında yaşanan çatışmaları değerlendirirken de aynı ölçüyü esas almalıyız. İran’ın uğradığı saldırıları değerlendirirken uluslararası hukuku, sivillerin korunmasını ve devletlerin egemenliğini savunmak başka şeydir; İran’ın bütün bölgesel politikalarını sorgulanamaz hâle getirmek başka şey. ABD ve İsrail’in saldırgan politikalarına karşı çıkmak, İran’ın geçmişteki uygulamalarını aklamayı gerektirmez. İran’ın yanlışlarını eleştirmek de ABD ve İsrail’in hukuk dışı eylemlerine sessiz kalmayı haklı çıkarmaz.

Müslümanların ihtiyacı, bir güç merkezinin propagandasından kurtulup başka bir güç merkezinin propagandasına teslim olmak değildir. İhtiyaç duyulan şey; mezhep taassubunu aşan, adaleti merkeze alan, Müslümanların kanını ve onurunu her türlü siyasi hesabın üzerinde tutan bağımsız bir bakış açısıdır. Çünkü İslam dünyası, büyük güçlerin hesaplarında kullanılan bir coğrafya olmaktan kurtulmadıkça aynı çatışmaların farklı isimlerle yeniden sahnelenmesine mahkûm olacaktır.

Sonuç olarak mesele yalnızca ABD ile İran’ın savaşıp savaşmadığı değildir. Mesele, bu çatışmanın hangi stratejik hedeflere hizmet ettiği, bölgesel güç dengelerini nasıl değiştirdiği ve sonuçta kimin kazançlı çıktığıdır. İran’ın geçmişteki ittifakları, Irak ve Suriye’deki rolü, mezhep eksenli nüfuz politikaları ve bugün kullandığı söylem birlikte değerlendirilmelidir. Aynı şekilde ABD ve İsrail’in bölgedeki müdahaleleri de hiçbir şekilde göz ardı edilmemelidir.

Unutmayalım: İslam dünyasının ölçüsü, devletlerin sloganları değil, adalettir. Bir gücün düşmanına karşı savaşması, onu kendiliğinden dostumuz yapmaz. Bir devletin iddialarını değil, icraatlarını esas almak zorundayız. Ümmetin geleceği, bir mezhebin veya devletin bölgesel hâkimiyetinde değil; hakikati arayan, adaletten ayrılmayan ve hiçbir gücün hesabına alet olmayan bir bilinçte yatmaktadır. Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke... 



Bu yazı 6 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI