Simya, dışarıdan bakıldığında maddeyi başkalaştırma çabası gibi görünse de aslında bir niyet terbiyesi ve derin bir nazar disiplinidir. “Dönüştürmek” manasına gelen bu kadim yolculukta mesele, elementlerin yerini değiştirmek değil; gönül hanesindeki halleri aslına rücu ettirmektir. Simya; ham kalmanın sızısını çekip, olgunlaşmanın ateşinde pişmektir. Toprağın sinesindeki cevheri sezip çıkarmak, sütün özündeki yağı süzmek, çekilen sancının içindeki o gizli hikmeti bulup çıkarmaktır. Şayet bir insan, ruhunu hırpalayan en sert tecrübeden bile bir mana devşirebiliyorsa, kendi içindeki kurşunu altına çevirecek simyasını başlatmış demektir.
Simyacı; elinde asasıyla gizemli iksirler kaynatan bir efsane figürü değil, eşyaya gönül gözüyle nazar kılan bir hakikat yolcusudur. O, aleme baktığında sadece kabuğu görmez; taşa nazar ettiğinde içindeki cevheri, tohumun sinesinde devasa bir ormanı, insanın kalbinde ise ilahi bir parıltıyı sezen kişidir. Simyacı, dünyanın tozundan ve toprağından şikayet edip durmak yerine, o tozun altına gizlenmiş olan o eşsiz ışığı bulmak için tevazuyla eğilen bir hakikat işçisidir.
Zira bu sanatın en büyük sırrı, nazarın derinliğinde saklıdır. Çıplak göz, sadece dıştaki sureti yani kaba kabuğu görürken; gönül gözüyle bakan bir simyacı, o suretin ardındaki gizli manayı sezer. Onun aleminde hiçbir şey sadece bir nesne değildir. Her zerre bağrında koca bir güneşi saklayan mukaddes bir potansiyel, keşfedilmeyi bekleyen bir hazinedir.
İnsan, bu dünya tezgahına işlenmeyi bekleyen ham bir maden olarak bırakılmıştır. Ariflerin nazarında simya; topraktan gelen bu varlığın, nefsine yapışan “benlik” pasından arınıp, hakikat nuruyla parıldayan bir cevhere dönüşme sanatıdır. Maddi dünyada kurşunu altına çevirmek için ömür tüketenlerin aksine, gönül simyacıları; insanın sinesindeki o katılaşmış kara taşı, ilahi aşkın ateşiyle eritip onu paha biçilemez bir mücevher eylemenin derdine düşmüşlerdir.
Simya sanatı, bir zanaatkâr titizliğiyle ruhu terbiye etme işidir. Bu atölyede ocak, insanın göğüs kafesidir; ateş ise merhamet ve vicdandır. Simyacı, bu gönül tezgahında en zorlu maddeleri işler. Nefreti sevgiye damıtır. İçindeki o yakıcı öfke tortusunu sabır imbiğinden geçirerek şifaya dönüştürür. Sitemi şükre çevirir. Şikayet etmenin karanlığından vazgeçip, elindekinin nurunu görmeye başlar. Kibri tevazuya büker. Sert ve kırılgan bir metal olan kibri, yumuşak ve her kalıba giren bir gönüle dönüştürür.
Tasavvufun derununda “Büyük Eser”, (Magnum Opus) nefsin basamaklarını birer birer aşarak öze ulaşma yolculuğudur. Bu yolculukta simyacının kullandığı o gizemli semboller; ruhun aydınlığını temsil eden Güneş ile nefsin değişkenliğini anlatan Ay arasındaki o muazzam dengeyi fısıldar. Kurşun, hırsın ve dünya sevgisinin ruhu aşağı çeken o ağır yüküdür; altın ise her türlü kirden azade olmuş, pas tutmaz, leke kabul etmez bir kalbin nişanesidir. Hakiki simyacı, dışarıdaki maddeleri damıtırken aslında kendi ruhunu arındırır; bütün fuzuli tortularından kurtularak saf özüne, yani asli fıtratına rücu eder.
Gerçek simyacı bilir ki şayet kalpteki puslu sis dağılmamışsa, dünyanın en nadide elması bile sadece soğuk ve ruhsuz bir taş parçasıdır. Bu yüzden o, işe önce kendi nazarındaki cilayı yenileyerek, gönül aynasını parlatarak başlar. İçindeki ateşi öyle bir dengeyle ayarlar ki ne kendisi kibir ateşinde kavrulur ne de çevresindekileri hırsıyla yakıp yıkar. Onun gönül ocağında yanan, yıkıcı bir yangın değil; sadece üşümüş ruhları teselli eden, mahzun gönülleri ısıtan bir şefkat harıdır.
Bu manevi laboratuvarın en büyük pirleri; Cabir bin Hayyan'dan Mevlana'ya kadar, maddenin katı suretinin ardındaki ruhu sezenlerdir. Onların nazarında “Felsefe Taşı”, (Lapis Philosophorum) elden ele gezen gizemli bir nesne değil, kâmil bir mürşidin gönle değen bir bakışı ya da insanın kendi kalbinde saklı duran o saf imandır. Rivayet odur ki, Felsefe Taşı değdiği her metali altına çevirir. İşte tıpkı onun gibi aşk da değdiği her dertli gönlü sultan eyler, her viraneyi saraya çevirir. Bu hakikat penceresinden bakınca, Isaac Newton gibi dehaların simyaya olan sönmez tutkusu, aslında evrenin o muazzam nizamındaki ilahi eli ve matematiksel şiiri görme arzusundan başka bir şey değildir.
Modern kimya, kadim simyanın laboratuvar mirasını ve maddeye dair bilgisini devralmış olsa da; onun asıl ruhunu, yani o derin “halden hale geçiş” sırrını ne yazık ki modern zamanların gürültüsünde unutmuştur. Oysa hakiki dönüşüm, cam kapların ve imbiklerin içinde değil; insanın ahlakında, karakterinin süzgecinde yaşanır. İmam Gazali’nin “Kimya-yı Saadet” adlı eserinde buyurduğu üzere; bir insanın içindeki ham huyları güzel ahlaka tebdil etmesi, yeryüzünün tüm gömülü hazinelerinden daha evladır. Zira peşinden koşulan ölümsüzlük iksiri, bir yerlerde kaynayan fiziksel bir su değil; “Hayy” olanın tecellisiyle dirilmek ve bu fani alemde baki bir mana, silinmez bir iz bırakabilmektir.
Gerçek simya, sadece bir metali altına çevirme uğraşı değil; taş gibi sertleşmiş bir kalbi, yumuşacık bir vicdana dönüştürme sanatıdır. Bu sanat aslında laboratuvarlarda değil; sokakta, bir dost sofrasında ve insanın olduğu her yerdedir. Maddi altının parıltısı bir gün söner, ama insanın olgunlaşma yolculuğu asla bitmez. Başkasının acısını hissetmeyen, nasır tutmuş bir kalbi alıp onu duyarlı, adaletli ve sevgiyle atan bir yüreğe dönüştürmekten daha büyük bir mucize yoktur.
Simya, aklın gerçekliği ile ruhun güzelliğinin birleştiği o eşsiz köprüdür. İnsanoğlu bugün bile hala kendi içindeki ağırlıklardan kurtulmaya, eksik yanlarını tamamlamaya ve hayatın o büyük anlamını bulmaya çalışıyor. Eğer bugün, bir başkasının derdiyle gerçekten dertlenebiliyor ve kendi kederini bir başkasına umut olmak için bir kenara bırakabiliyorsan, dünyanın en büyük simyacısı sensin. Çünkü asıl hazine toprağın altında saklı olan defineler değil; senin bakışınla aydınlanan, senin sevginle anlam kazanan bu hayatın ta kendisidir. Unutma; senin gönlün bir simya atölyesidir ve o atölyede işlenecek en kıymetli maden her şeyden daha saf olan sevgidir.
Not: Buradaki simya, maddelerle değil manayla yapılan bir iştir. Gerçek bir laboratuvarın soğuk duvarları arasında değil; insanın kendi vicdan ocağında gerçekleşir. Amaç, cebini altınla doldurmak değil, gönlünü sevgiyle parlatmaktır.
|Namet AKTUZ