Yaz mevsiminde bir gün, davet üzerine bir cenaze sohbetine katıldık. Rahmetli ne kadar çok sevilen biriymiş ki bizi kalabalık bir cemaat karşıladı.
Orada çok güzel bir âdeti uyguluyorlardı: Vefat gününden itibaren yedi gün boyunca yakın akrabalar her gün gelip rahmetlinin ruhuna okumuşlar. Yedinci günde ise daha geniş bir çevre çağrılmış; daha fazla Kur'an okunup ardından gelenlere yemek ikram edilecekmiş. İçinde bulunduğumuz gün, tam da o gündü.
"Ne güzel," dedim. "Bir hafta boyunca madden ve manen yalnız bırakmamışsınız rahmetli teyzeyi... Ya sonra? Bundan sonrası için başının çaresine mi baksın diyorsunuz?"
İçlerinden biri, "Allah yardımcısı olsun hocam, bizim elimizden bu kadarı geliyor. Ama cömert kadındı, paylaşmayı çok severdi," dedi.
Mevzu cömertlik olunca orada durmak lazım. Cömertlik öyle bir pınardır ki, ahirete sürekli hayır akıtır.
Biz başka bir randevumuz nedeniyle erken kalkacağımız için sohbet ve duayı öne almıştık. Dolayısıyla cemaat "mevlid bahri"ne geçerken, bize mutfakta yemek ikram edildi. O sırada tanıdık bir simayla karşılaştık. Bahçesinde dut, erik ve kiraz ağaçlarının olduğunu söyleyerek bizi ısrarla davet etti:
— Haftaya geliriz inşallah.
— Haftaya kiraz kalmaz hocam, mevsimi geçer.
— O zaman bugünkü işlerimizi halledelim, çıkışta uğrayalım.
— Tamam, anlaşalım.
Dediğimiz gibi de oldu. Evlerine vardığımızda bizi ilk önce bir karadut ağacı karşıladı. Mübarek öyle bereketliydi ki dalları ağırlıktan yere sarkıyordu. Hemen ardından ev sahibi, son derece güler yüzü ve tatlı diliyle kapıda belirdi.
Bahçeye adım atınca bir başka sürprizle daha karşılaştık: Dallarında lokum gibi olmuş bembeyaz bir dut ağacı... İki ağaç, bereket ve hayırda adeta birbiriyle yarışıyordu. Biraz ileride ise gözlerimizin parlamasına sebep olan o kiraz ağacı duruyordu. Kul hakkına girmemek adına ikramın bolluğunun ayrıntılarına girmeyeceğim.
Ancak o güzel kadının şu sözleri zihnime adeta mühür bastı:
"Bizim çocuklara diyorum ki: 'Yavrum, Allah bize bu kadar nimet vermiş, biz de O'nun kullarına verelim. Çağırın arkadaşlarınızı, tanıdıklarınızı... Şurada polis kontrol merkezi var, o çocuklara da haber edin, gelip dut yesinler. Göz hakkıdır...' İnanmazsın hocam, biz verdikçe Allah artırıyor. Şu dallara baksana, yıkılıyor... Bak, vebali boynuna, gene gel. Biz evde yoksak, tarlada falan olursak; aha dut ağaçları, aha kapı..."
Bu cömertlik karşısında defalarca "Maşallah, Sübhanallah..." dedik. Verdiği bunca nimet ve eşsiz yaratılış için Allah’a şükrettik. Orada yemekle de kalmadık; eve götürmek için poşet poşet topladık.
Eve gelir gelmez hemen karışık meyve tabakları hazırlayıp komşulara dağıttım.
Paylaşmak ne asil bir duygu, değil mi? Allah sana veriyor, sen bir başkasına, o da bir başkasına...
"De ki: Rabbim, kullarından dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine de) kısar. Siz hayra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe Suresi, 39)
Rezzâk ve Kerîm olan Allah’ın böyle cömert kullarını gördükçe, insanlığa dair ümidim bir kat daha artıyor. Bu öyle bir cömertlik ki muhatabın hem gözünü hem gönlünü doyuruyor; nimete şükrü, eşsiz yaratılışa karşı tefekkürü doğuruyor. Bunlara vesile olmak ise amel defterini hasenat ile doldurmaya yetiyor. Veren el ile alan el arasında kurulan o sevgi bağı ise cabası.
Bu güzel hasletin hangi bir yönünü öveyim bilemiyorum. Resûlullah Efendimiz (sav) şöyle buyurur:
"Ancak iki kişiye gıpta edilir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimse; diğeri de Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmetle amel edip onu başkalarına öğreten kimse." (Buhârî, İlim, 15)
Henüz vakit varken, elimizden gelen tüm imkânlarla paylaşmayı hayat felsefesi haline getirelim ki, o paylaşımlar yarın bizim rahmet vesilemiz olsun.
Yarım elmayla da olsa gönül alabilmek duasıyla...