beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escortlar beylikdüzü escortlar beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort
Bugun...



Cehaletin Karanlığından İlmin Aydınlığına

Mütefekkir, Yazar Namet Aktuz dikkate değer bir yazı yazdı. İncelemeniz dileğiyle...

facebook-paylas
Güncelleme: 24-06-2026 22:40:20 Tarih: 24-06-2026 22:33

Cehaletin Karanlığından İlmin Aydınlığına

Hayat, avuçlarımıza işlenmemiş, sessiz ve tarafsız bir ham madde bırakır. Bu ham maddenin bizi içten içe kemiren bir zehre mi, yoksa ruhumuzu onaran bir şifaya mı dönüşeceği ona dokunan elin karanlığına veya aydınlığına bağlıdır. İnsanoğlu, varlık sahnesine adım attığı günden beri bu muazzam maddenin karşısında büyük bir denge arayışı içerisindedir. Bu arayış, o ham maddenin hangi zihniyetle yoğrulduğuna göre şekillenir. Bir tarafta insanın ufkunu daraltan, eşyayı ve olayları okuma yetisini elinden alan cehalet; diğer tarafta ise hakikati görmeyi sağlayan, basiret kapılarını aralayan ilim durmaktadır. İnsanın en çetin sınavlarını verdiği fakirlik, zenginlik, hürriyet, güç ve din gibi alanlar, aslında hayatın önümüze koyduğu ve işlenmeyi bekleyen tarafsız birer unsurlardır. Aynı ham madde, farklı zihniyetlerin elinde tamamen zıt neticeler doğurur; ilim bu maddeyi parlatıp bir mücevhere dönüştürürken, cehalet onu insanı ezen ağır bir yüke çevirir.

Cehalet, zihnin gözlerini kapatıp dünyayı kendi kurduğu o dar karanlıkta tarif etmektir. İnsan, eşyanın hakikatini ve neyin ne olduğunu bilmediğinde, eline geçen her cevheri sıradan bir taşa dönüştürür. Hangi nimete veya hangi imtihana dokunursa dokunsun, cehaletin gölgesi düştüğü anda o durum yozlaşmaya ve insanı içten içe tüketmeye mahkûmdur.

Cehalet ile fakirlik bir araya geldiğinde şikâyet (gönül yarası) başlar. Maddi darlık, insanı çalışmaya ve gayrete sevk eden bir zorluk olduğu kadar, ruhun sabırla olgunlaşabileceği bir imtihan zeminidir. Ancak cehalet, bu imtihanın üzerine kalın bir perde çeker. Kişi, rızkın ilahi taksimatını unuttuğunda, elindeki bir lokmaya şükretmek yerine, sahip olamadıklarının gölgesinde ömrünü tüketir. Gönlünde derin bir sızı uyanır, dilinde ise "Neden ben?" diyen o bitimsiz, o yakıcı şikâyet başlar. Cehalet, bu geçici darlığı haksız bir mahrumiyet cezası gibi gösterip insanı içeriden çürütür. Maddi yokluk aslında dayanışma ve çabayla aşılabilecek bir durumken, cehaletin elinde ruhu kemiren ve insanı isyana sürükleyen amansız bir hastalığa dönüşür.

Cehalet ile zenginlik bir araya geldiğinde israf (ruhun savrukluğu) başlar. Zenginlik, cehaletin elinde sahibine "Bu dünya sonsuzdur." dedirten tehlikeli bir illüzyona dönüştürür. Hakikate körleşmiş bir zihin, elindeki varlığı sadece nefsinin doymak bilmeyen arzularını tatmin etmek için bir basamak kılar. İsraf, sadece maddi bir kaybın adı değil; ruhun asaletinin ve vicdan huzurunun da heba edilmesidir. Kişi, sahip olduğu imkânlarla manen yükselebilecekken, israfın o ihtişamlı ve boğucu bataklığında boğulur.

Cehalet ile hürriyet bir araya geldiğinde anarşi (sınırların ihlali) başlar. Hürriyet, insan olmanın tacıdır; ama o ağır tacı taşıyacak zihni bir disiplin yoksa onurlu bir duruş yerine yıkıcı bir başıboşluk baş gösterir. Cehalet, hürriyeti kibirli bir yanılgıyla kendi hevesini başkasının hukukunun üstünde tutmak sanır. Bu noktada hürriyet, sınırların karşılıklı hürmetle korunduğu ahenkli bir denge olmaktan çıkar; birbirinin alanını ihlal eden, birbirini yaralayan kör bir kavgaya dönüşür. Herkesin sadece kendi nefsinin arzularını dayattığı böyle bir iklimde, birlikte yaşamanın o güvenli zemini kaybolur ve toplum kendi içinden yavaş yavaş parçalanır.

Cehalet ile güç bir araya geldiğinde istibdad (zulmün doğuşu) başlar. Güç, insanın avuçlarında tuttuğu harlı bir ateş gibidir. Vicdanî ve ahlakî bir disiplinle terbiye edilmemiş güç, sahibini aydınlatmak yerine onu kendi içindeki Firavun'la yüzleştirir. İstibdad, sadece siyasi bir yönetim biçimi değil, daha çok karanlık bir gönül hastalığıdır; başkasının varlığını, iradesini ve nefes alışını kendi varlığına engel gören o kör ve zalim kibirdir. Cehaletin körüklediği bu kontrolsüz ateş, en nihayetinde sadece etrafındaki mazlumları yakmakla kalmaz; o gücü pervasızca elinde tutanı da yavaş yavaş yutarak kül eder.

Cehalet ile din bir araya geldiğinde ifrat ve tefrit (gönlün yolu yitirmesi) başlar. Din, aslında insanın Rahman’a kavuşma haritasıdır. Cehalet ise bu nurlu haritayı ya kendi hastalıklı korkularıyla boğucu bir cendereye dönüştürür (ifrat) ya da kutsalı hayatın dışına iterek vicdanı tamamen çoraklaştırır (tefrit). Hakikate kapalı bir zihnin elinde din, ruhunu kaybederek kupkuru bir şekle ve kaskatı kabuklara hapsolur. Oysa ilahi hakikat, o şeklin çok ötesindeki ince, derin ve zarif manadadır. Kabuğu kırıp öze inemeyen cehalet, merhameti dinden sürgün eder ve kişi Yaratıcıya yaklaşayım derken farkında olmadan O'nun engin sevgisinden fersah fersah uzaklaşır.

Cehaletin zihne ördüğü karanlık duvarları yıkan yegâne güç, ilmin aydınlığıdır. İlim, sadece ezberlenmiş kuru bir bilgi yığını değil; Yaratan'ı ve yaratılanı yerli yerine koyma, eşyanın hakikatini idrak etme sanatıdır. İlim sahibi olan insan, kâinatın o muazzam ama sessiz dilini şuurla tercüme edendir. O, yalnızca olayların dış yüzüne, görünen kabuğa aldanmaz; her zerrede gizli olan o ince hikmeti ve ilahi kastı okur. Cehaletin dokunup çürüttüğü, yozlaştırdığı her imkân ve imtihan, ilmin o şifa veren, onaran ve her şeyi aslına döndüren dokunuşuyla yeniden ahenk bulur.

İlim ile fakirlik bir araya geldiğinde kanaat (gönül zenginliği) doğar. İlim, bitmek bilmeyen ihtirasların karşısında insana vakur bir edayla "yeter" demeyi öğretir. İlim sahibi bir insan, cüzdanı boş olsa da gönlünde koca bir âlemi taşır. Çünkü bilir ki asıl zenginlik eşyaya sahip olmak değil, eşyanın esaretinden kurtulmaktır. Kanaat, cehaletin ürettiği o yakıcı şikâyetin yerini alan ve ruhun sığındığı o en emniyetli, en huzurlu limandır. Ancak bu kanaat; haksızlığa boyun eğmek, sömürüye susmak veya tembelliği kutsamak değildir. Aksine, meşru dairesinde gayreti sonuna kadar gösterdikten sonra açgözlülüğün esaretinden kurtulup sonuca rıza göstermektir. İlim, insana bu darlığın içinde bile umudu yitirmemeyi, meşru dairede gayret ederken elindekinin kıymetini bilmeyi fısıldar; o da bu ilahi hikmetin huzurunda hırsın zincirlerini kırarak tevekkülle gülümser.

İlim ile zenginlik bir araya geldiğinde infak (emaneti paylaşmak) hayat bulur. Zenginlik, ilimle birleştiğinde mülkün asıl sahibini hatırlatan derin bir "emanet" bilinci doğurur. İnfak etmek, nefsin fısıldadığı gibi elindekini eksiltmek değil, ilahi bir bereketle onu çoğaltmaktır. İlim sahibi bir gönül bilir ki; bu dünyada paylaştıkça artan, dağıttıkça büyüyen en yüce şey sevgi ve merhamettir. Cehaletin israf bataklığında çürüttüğü o servet, ilmin elinde insanı manen göğe yükselten bir duaya dönüşür. Böylece o zenginlik, sadece tek bir kişinin soğuk kasasını doldurmaz; binlerce gönlün sofrasını şenlendiren, hayat veren bir berekete dönüşür.

İlim ile hürriyet bir araya geldiğinde huzur ve selamet (hakkaniyetli hürriyet) yeşerir. Hürriyet, ilmin nuruyla terbiye edildiğinde başıboş bir heves olmaktan çıkar, ulvi bir sorumluluk bilincine dönüşür. İlim sahibi hür insan, kendi hürriyetinin sınırlarına vardığında başkasının hakkının başladığını idrak eder ve o ince çizgiye derin bir hürmet gösterir. Cehaletin sınırları ihlal ederek yarattığı o yıkıcı anarşinin yerini, karşılıklı saygıya dayanan ahenkli bir nizam alır. Bu nizam; toplumun birbirini yaralamak yerine birbirine güvenle yaslandığı, her fıtratın kendi çiçeğini korkusuzca ve tam bir hürriyetle açtığı o büyük, emniyetli selamet bahçesidir.

İlim ile güç bir araya geldiğinde adalet (gücün merhametle buluşması) tecelli eder. Güç, ilmin ışığıyla terbiye edildiğinde sahibinin elinde bir zulüm aracı değil, vicdanın elinde mazlumu koruyan çelikten bir kalkana dönüşür. Adalet, sadece mahkemelerin soğuk duvarları arasında verilen kararlardan ibaret değildir; o, insanın attığı her adımda hakka ve hakikate göre yürüme sanatıdır. Cehaletin beslediği o zalim ve kör kibir, yerini burada gücün merhametle dengelendiği bir olgunluğa bırakır. Güç sahibi, sahip olduğu kudreti zayıfı ezmek için değil, hakikati yüceltmek için kullandığında; yeryüzünde ilahi adaletin ve huzurun serin bir gölgesi oluşur.

İlim ile din bir araya geldiğinde istikamet (ruhun dengesi) hayat bulur. Din ile ilmin o kutlu buluşması, insanın "insan-ı kâmil" olma yolunda attığı en kararlı adımdır. İstikamet; cehaletin bizi savurduğu o ifrat ve tefrit uçurumlarına düşmeden, dengede kalarak dosdoğru, tek hakikat yolunda yürümektir. İlim, aklın ışığını kullanarak dini hurafenin, yobazlığın ve kör taklidin pasından arındırır; din ise ilmi derin bir manayla taçlandırarak ona hayatın kendisini sunar. Böylece insan; savrulmadan, sarsılmadan, kalbinin pusulasını şaşırmadan, vaktin ve hayatın kadrini bilerek yürür.

Hayat, avucumuzdaki unsurları neyle yoğurup nasıl bir esere dönüştüreceğimizin seçimidir. Cehalet, insanın elindeki her nimeti bir felakete çevirirken; ilim, hem dünyayı hem de ahireti imar eden bir nurdur. İlim, sadece satırlara hapsolmuş bir bilgi değil; aynaya baktığımızda kendimizi, sokağa çıktığımızda insanı, gökyüzüne baktığımızda kâinatı hakkıyla okuma sanatıdır. Gönlümüzü cehaletin sisinden arındırıp ilmin berrak nehrine bıraktığımızda; fakirlikte kanaati, zenginlikte infakı, hürriyette selameti, güçte adaleti ve dinde o sarsılmaz istikameti buluruz. Bu, sadece anlık bir farkındalık değil, ömür boyu süren kutlu bir yürüyüştür. Gönlümüz bu hakikatle dolduğunda, artık ne zifiri karanlıklar yolumuzu kesebilir ne de hayatın fırtınaları bizi kendi rotamızdan saptırabilir.

|Namet AKTUZ




Kaynak: Musluman Dunya

Editör: Editör

Bu haber 224 defa okunmuştur.


Etiketler : namet aktuz yazar

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER DİYANET Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI