Yıllar evvel, bir yakınımız vefat etmişti. Arkasında kalan eşi, hem bir vefa borcu hem de rahmetliye duyduğu hürmetin bir nişanesi olarak "dua okuma" âdetini yerine getirmemizi rica etti.
Sadece bir âdet değil, eşinin ruhuna gidecek bir hediye gibi görüyordu bu günü. Akraba ve komşularını çağıracağını, hem ölüye hem de diriye Allah rızası için ikramda bulunacağını söylediğinde, "Başımız, gözümüz üstüne" dedik.
Belirlenen gün gittiğimizde ev kalabalıktı. Önce ben Kur’an okudum, o ilahî kelâmın huzuru odaya yayıldı. Ardından kız kardeşim, ölümün bir son değil başlangıç olduğuna dair bir sohbet yaptı ve hep birlikte amin dedik.
Program bitip ikram aşamasına geçildiğinde, kalabalığın arasında çocukluk arkadaşımı gördüm. Meğer ev sahibinin komşusuymuş. Elinde tepsilerle koşturuyor, misafirlere hizmet ediyordu. İşi bitince yanıma geldi, eski günleri yâd ettik. Gözleri parlayarak:
— Suna, ne kadar güzel anlattınız, içim huzur doldu. Allah razı olsun, dedi.
Sonra iç çekerek ekledi: "Benim de en büyük hayalim evimde böyle bir davet vermek, ölmüşlerimin ruhunu şâd etmek ama bir türlü kısmet olmuyor."
— Neden olmasın? Yap bir gün, biz yine geliriz, dedim.
Boynunu büktü, sesi kısıldı:
— Eşimin işleri bu ara hiç yolunda değil. Gücümüz yetmiyor be arkadaşım.
Şaşırdım. Kur'an okutmanın onun eşinin işiyle ne ilgisi olabilirdi ki?
— Ne alakası var? diye sordum.
Yutkundu, etrafı kontrol ettikten sonra eğilip fısıldadı:
— Kusura bakmazsan bir şey soracağım... Siz bugün için kaç lira aldınız? Yani piyasada hocalar öyle rakamlar söylüyor ki, benim o parayı biriktirmem aylar sürer.
Sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir ibadetin, bir fatiha beklentisinin "piyasası" mı olurdu?
— Biz para almıyoruz, dedim net bir sesle. "Akraba olduğu için mi?" diye üsteledi. "Hayır, kim olursa olsun. Biri rica ederse ve vaktimiz varsa geliriz. Allah’ın kelâmını parayla satmak bizim haddimize mi?"
O an arkadaşımın yüzündeki ifadeyi unutamam. Önce bir inanamama, sonra sanki ağır bir yükten kurtulmuşçasına gelen o muazzam ferahlık... "Gerçekten mi?" dedi defalarca. Meğer o samimi kadın, yıllardır ölmüşlerine bir Yasin okutamamanın mahcubiyetini, cebindeki paranın yetersizliğine bağlamış. Hemen o an sözleştik. Üç gün sonrası için gün belirledik.
Gittiğimizde gördüğümüz manzara ise gerçek zenginliğin ne olduğunu bize kanıtlar nitelikteydi. Eşinin durumu yoktu belki ama kadının gönlü öyle zengindi ki; "Kaynanam köyden un göndermişti, kapının önünde de ceviz ağacı var, mis gibi cevizli çörek yaptım, bahçedeki tavuklardan birini kestim keşkek yaptım, anamın asma yapraklarını sardım" diyerek önümüze bir sofra serdi.
O keşkek, belki de dünyanın en pahalı restoranındaki yemekten daha lezzetliydi; çünkü içine "minnet" ve "ihlâs" katılmıştı.
Sohbetin sonunda cemaate dönüp bu konuyu açtım:
— Bakın dostlar, dedim. "Millet olarak öyle bir noktaya gelmişiz ki, para vermeyince sevap kazanılmayacağını, hoca parayı almazsa duanın kabul olmayacağını sanıyoruz. Bu büyük bir yanılgıdır. Kur’an okumak bir gönül işidir, ticaret değil. Sesi güzel olan birine sanatçı muamelesi yapıp para verebilirsiniz ama kimse Kur’an’ı bu işe alet etmemeli."
Oradaki kadınların birbirine bakışını gördüm. Kimi şaşkın, kimi ise "Oh be!" der gibiydi. Yıllarca bu işi ticarete dökmüş kişilere verilen paraların oluşturduğu o suni "takva" imajı sarsılmıştı ama yine de öteden beri gelen ve daha ziyade gösteriş içeren bu toplumsal alışkanlığı yıkmak zor olacaktı.
Şunu bir kez daha anladım ki; Kur’an okuyan kişi, aldığı o üç-beş kuruşla aslında elindeki muazzam bir ahiret hazinesini bozuk paraya çeviriyor. Dünyada bedelini peşin alanın, huzur-u mahşerde ecir istemeye hakkı kalır mı? Eğer okuyan kişi gerçekten yardıma muhtaçsa, ona "hocalık ücreti" olarak değil, "mümin kardeşine yardım" niyetiyle el uzatılır. Ama "Benim tarifem budur" diyenin okuduğu Kur’an, ne okuyana ne de dinleyene gerçek bir şifa verir.
Hem bir şey satın alırsın da onun parasını verirsin. Burada da maksat sevap almaksa, Kur’an okuyan kişi kesinlikle sevap almış mıdır da onu okutturana satsın? Akıl var mantık var, elde olmayana para verilmez. Sipariş verilmiş ise alınan şeyin geleceği kesin değil. İşin içinde akit şartına uymayan şeyler var. Dolayısıyla bu alışveriş baştan geçersiz.
Kaldı ki bu tür toplantılarda riya kol gezer. O yüzden en samimî en mütevazi ve Kur’an ruhunu en iyi yansıtanlar daha makbuldür...
Arkadaşımın o günkü sevincini, "Huu komşular, cuma günü okumam var!" diye sokağa haykırışını hatırladıkça hâlâ içim ısınır. Din, zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak ve gönülleri birleştirmek içindir. Allah bizi, dini dünyalık menfaatlerine kalkan yapanlardan korusun.