Suç işleme oranları artık orta ve lise eğitimi alan çocuk denecek yaştakilere kadar indiğine göre tüm bunların müsebbibi olan statükonun referans aldığı seküler eğitimden hesap sormayı ve sorgulamayı toplum adına bir vazife biliyoruz. Yüzde doksan dokuzu müslüman olan necip bir millete yüz yıldır icbar ile dayatılan seküler eğitim; ütopik ve gerçekleşmesi imkansız, skolastik bataklığından bile daha derin çukurlara toplumu sürüklemiş doktrinler zinciridir. Mükemmel ve ahlaklı bir gençlik ve toplumsal siyasi veya ekonomik ve sağlam bir düzen tasarlanmasına rağmen muvaffak olunamamış, semere alınamamıştır. Yüz yıllık bir eğitim süreci ile insanları kemalata terakki ettiremeyen sekülerizm karşısında, büyük İslam âlimi Bedîüzzaman Said Nursi (r.a.) hazretlerinin bir kaç dakikalık sohbeti ile toplumdan tecrit edilmiş insanların nasıl topluma kazandırıldığını, kalplerinin manen ihtizaza geldiğini, yüksek ve âli bir halet-i ruhiye ile terakki edip yükseldiğini, kemalat seciyelerine mazhar olduğu ile ilgili müşahhas bir örneği aşağıda sunuyoruz.
Yıl 1948. Afyon Cezaevi, cehennem azabını aratmayan, Orta çağdan kalma 6 geniş koğuştan oluşuyordu. Bu koğuşlar hayattan hiçbir beklentisi olmayan, idamlık ve müebbet mahkûmların hâkimiyeti altında olan farklı bir dünyaydı. Büyük İslam âlimi Bediüzzaman hazretlerinin iki kahraman talebesi Rafet Barutçu Ağabey ve Tahiri Mutlu Ağabey de bu hapishaneye getirilmişti. Koğuşa girdiklerinde mahkûmların hiçbiri onların Selamını bile almadı. Loş ve basık koğuş tavanı altındaki sessizlik onları ürkütüyordu. Üç gün boyunca kışın soğuğunda kimse onlara yatacak yer vermedi. Üzerinde namaz kıldıkları seccadeyi betonun üstüne sererek kendilerine yatak yaptılar. Bu yılki kış son otuz yılın en sert geçen kışıydı. Yer gök don tutmuş, Afyon’un çevresiyle irtibatı kesilmiş, demiryolları kapanmıştı. 15-20 gün boyunca şehre yiyecek, yakacak girmedi ve sular ise donduğundan akmadı.
Koğuş ağası, ranzanın ikinci katında yastığını sırtına dayayıp bir ayağını diğer ayağının üstüne atarak, ayak tabanını mahkûmların yüzüne bakacak şekilde uzatmıştı. Koğuş ağasının elleri, ayakları ve boynu prangayla bağlıydı. Görüntüsü korkutucu bir canavarı çağrıştırıyordu. ‘Kasap Tahir’ namıyla şöhret bulmuştu. Karısına yan bakan birinin boynunu kasap bıçağıyla kopardığı için ona bu isim verilmişti. Çift tabancayla gezer, Afyon şehrini haraca bağlamıştı. Koğuş ağası Kasap Tahir, herkesin korktuğu belâlı biri olarak namı almış yürümüştü. Kasap Tahir birkaç cinayetten idama mahkûm edilmiş ve karar temyize gönderilmişti.
Bir gün koğuşta mahkûmlar bir araya toplanmış, aralarında asrımızın müceddidi büyük İslam âlimi Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri ile ilgi konuşuyorlardı. Mahkûmlardan biri, Kasap Tahir’e beşinci koğuşta tutuklu bulunan yaşlı Bedîüzzaman hazretlerinin Allah’ın iyi bir velisi olduğunu ve duasının makbul olduğunu söyler. Tahiri Mutlu Ağabey de hemen, heyecanla yerinden fırlayarak konuşulanların olduğu ranzaya yaklaşır. Boynunda, ellerinde ve ayaklarında zincirler bulunan koğuş ağası Kasap Tahire yaklaşarak, ölmekte olan birine sen ölmeyeceksin der gibi: “Sen Bedîüzzaman Hazretlerinin elini öper ve duasını alırsan inşallah idamdan kurtulursun” der.
Kasap Tahir’in gözleri ilk defa bir şeyi görmüşçesine açılır ve uysal bir kuzu sessizliğinde, “Kurtulur muyum?” diye sorar. Tahiri Mutlu Ağabey: “Kurtulursun inşallah!” diye cevap verir. Kasap Tahir yeniden hayata dönmüş gibi heyecanlanır ve bir an önce bahçede volta atma zamanının gelmesini sabırsızlıkla bekler. Vakit gelince Bedîüzzaman hazretlerinin de bahçeye çıktığını görünce kalbi hızlı hızlı atmaya başlar ve uçar adımlarla ona yaklaşır. O günlerde Bedîüzzaman hazretleri ile konuşmak, onun yanına gitmek büyük cesaret isterdi. Kasap Tahir, Bedîüzzaman hazretlerine bir tavşan ürkekliğinde yaklaştı.
“-Efendim bana dua edin de kurtulayım” dedi. Üstad ona: “Eğer sen namazlarını kılarsan, ben de sana dua edeceğim” dedi. Kasap Tahir: “Efendim ben kurtulacak mıyım?” diye yumuşak ve kısık bir sesle sorar. Üstad hazretleri: “Senin kurtuluşun için dua edeceğim ama sen önce namaza başla!” der.
Üstad Bedîüzzaman hazretleri, Kasap Tahir’in üzerindeki kararmış, paslı prangalara bakıp gülümseyerek: “Bu sana takılan şeyler, senin idam mahkûmiyetinin zincirleri değildir! Bunlar senin tespihindir! Sen namazına başla, tespihini çek, ben de sana dua edeceğim, inşallah kurtulursun!” der.
Müjdeli haberi alan Kasap Tahir, ayakları yerden kesilmiş gibi kendini ümitli hissederek oradan ayrılır. Kasap Tahir, o andan itibaren Bedîüzzaman Hazretlerinin gönül frekanslarıyla ihtizaza gelir. Müjdenin etkisiyle madden ve manen temizlenebileceğine inanır. Kısa bir sürede Kasap Tahir, isminin manasına muvafık temiz haline gelir ve namaza başlar.
Namaz sonunda kendisini bağlayan zincirlerin halkalarını bir bir tespih olarak sayarken bir de ne görsün; zincir halkaları tamı tamına otuz üç adettir. Kasap Tahir, koğuşta namaza başlayınca yetmiş kişilik koğuşta dört kişinin dışında bütün mahkûmlar namaza başlar. Kasap Tahir, namaz kılanları koğuşun en iyi yerlerine yerleştirir. Namaz kılmayanları ise Tâhirî Mutlu Ağabey ile Rafet Barutçu Ağabeyi üç gün boyunca kaldıkları eski yere yerleştirir. Kasap Tahir, Bedîüzzaman hazretleri ile görüşmesinden sonra talebelerine çok hürmet eder. Onların yemeğini dahi pişirir ve bir hizmetçi gibi onlara hizmette bulunur.
O vahşi ve katil Kasap Tahir, Kur’an-ı Hakim’in bu asırdaki büyük bir tefsiri olan Risale-i nur’lardan aldığı derslerle kısa zamanda ağırbaşlı, naif, mütebessim yüzlü ve kimseye kızmayaj ve üzmeyen biri haline gelir.
Kısa sürede söylentiler koğuştan koğuşa yayılır. “Katil bir canavar olan kasap Tahir nasıl bu hâle geldi?” diye herkes hayretler içinde kalır. Cezaevi idaresi kasap Tahir’i ıslah eden ve topluma kazandıran Bedîüzzaman hazretlerini tebrik ve takdir edeceği yere insanlarla ilişkisini kesmek için 70 kişilik koca beşinci koğuşa onu tek başına yerleştirirler. Bu dondurucu kışta soğuktan donsun diye koğuşundaki pencerelerini de kırarlar. Üstad hazretlerine işkence ve zulüm çeşitli şekliyle devam eder.
Nihayet Kasap Tahir’e Temyiz Mahkemesi’nden cevap gelir ve Kasap Tahir, idamdan kurtulur. Böylece Temyiz, Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği idam kararını bozmuş olur. Cezası otuz yıl hapse çevrilir. Kasap Tahir, koğuştaki mahkûmlara: “Ben ölmüştüm Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri duasıyla beni ipten aldı. O benim yeniden dünyaya gelmemi sağladı. Ölünceye kadar onun sevgisini, minnetini kalbimde yaşatacağım.” diyordu.
Kasap Tahir bir yıl boyunca içindeki kirleri ibadetle, dualarla öyle eritti ki görenler bu değişikliğe inanamadı. Radyodaki bir haber koğuşları bayram yerine çevirmişti. Mahkûmların sevinç naraları şehrin sokaklarından duyuluyordu. 1950’de umumî af çıkmıştı. Kasap Tahir de diğer mahkûmlar gibi tahliye edilmişti. Kasap Tahir af haberini duyduğunda saatlerce yerinden kımıldayamadı. Yerinde buzdan bir heykel gibi donup kalmıştı. Sevinen mahkûmlar arasında eski bir dolap gibi durdu. Bir zaman sonra bedenindeki buz eridi. Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Hıçkırıkları artçı deprem gibi devam etti. “Üstadım, teşekkürler!” diye birisinin kulağına fısıldıyor gibi kendi kendine hem söylüyor hem de ağlıyordu.
İnsanları canice öldüren, hiç bir insanlık seciyesi ve vasfı kalmamış bir mahkumu, topluma kazandıran Bedîüzzaman Hazretlerinin verdiği bu eğitimi; yüz yıllık seküler eğitim, Kemalizm doktrinleri ve on binlerce pedagog, psikolog ve insan zihnini, davranışlarını ve duygusal süreçlerini bilimsel yöntemlerle incelemeye çalışan, bireylerin ruh sağlığını korumaya ve sorunlarını gidermeye ve iyileştirmeye yardımcı olan terapistler yapabilir mi? Hodri meydan!
Murat FİDAN