beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escortlar beylikdüzü escortlar beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort
Bugun...


Misafir Kalem

facebook-paylas
Namet Aktuz yazdı; Aks-i Sadâ
Tarih: 19-04-2026 22:18:00 Güncelleme: 19-04-2026 22:28:00


İnsan, bu dünya gurbetine bir noksanlıkla, yarım bırakılmış bir hicran ile gelir. Ruhun o en derininde sakladığı "Kâlu Bela Fısıltısı", bu zahir alemde kendine bir aks-i sadâ (yankı/akis) arar. Ömür dediğimiz aslında o ilk sesin, o kutsal hitabın yeryüzündeki karşılığını bulma sancısıdır. Kalp-göğüs kafesinde darlanan o kuş içindeki büyük boşluğu dindirmek için yönünü dünyaya döner; sanır ki dışarıdan gelen her gürültü, aradığı o mukaddes yankıdır.
Bu arayışla bir yüze hayran olur, bir sesin tınısına meftun olur; bir fani varlığın gölgesinde, içindeki o kadim yangını söndürecek bir serinlik arar. Oysa bilmez ki kapısında kul köle olduğu o "Leyla", aslında Mutlak Güzellik’ten sızan bir parça hüzme, asıl sesin kalbe vuran zayıf bir aks-i sadâsıdır. Leyla bir aynadır; o aynada parlayan tecelli ise güneşin kendisine aittir. Nerede bir güzellik varsa zaten O’na aittir.
Mevla, sevdiği kulunu kendi vuslatına çekmek murad ettiğinde, araya dünya zarafetinden ince bir perde çeker. Kul; o perdenin üzerindeki nakışların rengine, desenine dalıp gider; duyduğu dünyevi sedaların tınısıyla sermest olur. Sanır ki gönlüne düşen bu hararet o nakşın kendisindendir. Oysa ruh, o akislerin ardındaki asıl Sahibi’ne doğru sessiz ve derinden bir hicret başlatmıştır. Gönül, beşeri aşkın o dar ve dolambaçlı sokaklarında yorulup daralsa da, aslında her adım onu o tek ve sonsuz kapının eşiğine taşımaktadır. Zira bu yoldaki her hayal kırıklığı, aslında bir "hayalden uyanış"tır. Ruhun kulağına bir fısıltı düşer o an:
"Ses buralardan gelmiyor ey Mecnun; duyduğun her güzel seda, ötelerden gelen o asıl davetin bu dünyadaki aks-i sadâsıdır. Hakikatin sesinden bir hüzmedir. Leyla’da takılıp kalma ki o ses seni asıl Sahibi’ne götürsün."
Lakin bu kutlu hicret, her daim gülistanlardan, pınarlardan geçmez. Aksine, ruhun menzile varması için çoğu vakit kor ateşlerin üzerinden yalınayak yürümeyi, nefsin o dar geçitlerinden süzülmeyi gerektirir. İnsan sever; öyle ki sevdasını dünyanın tek gerçeği sanır. Bekler; zamanın çarkları ruhunu öğütürken bekler. Özler; hasretin yükü omuzlarını çökertene dek özler. Ve nihayetinde, ayrılığın o amansız, o soğuk pençesinde canı dudaklarına gelene dek kıvranır.
Gözyaşları, sanki kalbi boşaltmak ister gibi akarken; göğüs kafesinde yankılanan duaların göğe varmadan yere düştüğünü, feryadının sahipsiz kaldığını zanneder. "Neden?" diye inler ruh, "Neden bu ateş dindirilmiyor, neden bu yara bir merhemle buluşturulmuyor?" Oysa Yaradan, kulunun feryadına duymadığı için değil; o feryadın koruyla kalbin hamlığını gidermeyi murad ettiği için sükût buyurur. O mukaddes sükût, aslında en büyük cevaptır. Zira aşkın kimyası, yanmadan tamam olmaz. Can yanacak ki aşk çıksın ortaya. Ne zaman ki o yakıcı yanışın dumanı kesilir, acı artık bir perde olmaktan çıkıp şeffaflaşır; işte o vakit kul, baktığı fani surette o faniyi değil, o suretin her bir zerresine nakşolmuş İlahi kudretin cemalini görmeye başlar. Ateş artık yakmaz, sadece aydınlatır. Artık Nar’dan Nur’a geçmiştir. Biri yakıcı ateş, diğeri serinletici ateş. Nurun ala nur.
Acı; ruhun etrafına ördüğü o kaskatı kabukları, benlik katmanlarını büyük bir sarsıntıyla soyan mukaddes bir zımparadır. İnsanın dünyevi bütün dayanakları birer birer çöktüğünde, kolu kanadı kırılıp tutunacak hiçbir fani dalı kalmadığında; ancak o zaman bakışlarını sahte ufuklardan asıl semaya, Mutlak Olana çevirir. İşte o en koyu çaresizlik noktasında, bir vakitler gönlü yangın yerine çeviren "Leyla" ismi, dudaklarda hıçkırıkla karışık usulca erir; yerini kalbin en derininden kopup gelen o sonsuz "Mevla" nidasına bırakır. Bu, sevmekten vazgeçmek değildir; bilakis, sevginin asıl sahibini bulduğu o muazzam uyanıştır. Aradaki o fani gölge, o nazlı aracı usulca çekildiğinde; kul ile Rabbi arasında ne bir mesafe, ne de bir perde kalır. O zamana kadar çekilen, ruhu nefessiz bırakan her sancı; aslında büyük vuslatın, şeb-i arus sabahının müjdecisidir.
Gönül bu hakikate erdiğinde, hayatın rengi de değişir. Eskiden uykuları kaçıran o derin ıstırap, artık ruhun bayramı olur. Çünkü aşık bilir ki kendisini bu denli yakan ateş, aslında onu kirlerinden arındıran bir nurdur. Kim ki dertlerin en büyüğünü, yani Allah’a varma derdini kendine dert edinirse, dünyanın diğer bütün küçük telaşları onun gözünde birer toz tanesine dönüşür.
Fani bir sevgide kaybolan, elbet bir gün ıssız kalır. Ama fani sevgiyi basamak yapıp Baki olana yürüyen, ebedi bir bahara kavuşur. Kalp bir aynadır. Eğer o ayna sadece bir kulun hayaliyle kaplıysa kırılmaya mahkumdur. Ancak o ayna saflaşır ve arkasındaki sırrı gösterirse orada sadece Tek olanın cemali parlar. İşte o zaman hüzün gider, düğün başlar; hasret biter, vuslat baki kalır.
Leyla bir durak, Mevla ise varılacak asıl menzildir. Sesin akislerine aldanma; her yankı seni asıl Sahibi’ne çağıran gizli bir davettir. Gerçek aşka ulaşmak ve layık olabilmek için kul aşkı basamağından geçmek gerekir. Leyla’yı sev ama Mevla’dan ötürü. O ilk noksanlığın en güzel aks-i sadâ ile tamamlanması temennisiyle.
Namet AKTUZ


Bu yazı 44 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI