Sâdî-i Şirâzî’nin ünlü eseri Bostan adlı kitabında geçer: “İşittim ki eski zamanda, bir evliyanın elinde taş gümüş olurmuş. Bu sözü mânâsız zannetmiyesin. Bunun mânâsı şudur: İnsan Cenâb-ı Hakk’ın takdirine râzı olunca, ona göre taş ile gümüş bir olur. Nitekim çocukta bir ihtiras ve tamah olmadığı için, onun elinde altınla toprak birdir.”
Varlık âlemi, insanın ona baktığı gözün rengine bürünür. Kimisi dünyayı bir hırs panayırı görürken, kimisi ise bir ibret aynası olarak görür. Şeyh Sâdî Hazretleri’nin işaret ettiği "taşın gümüş olması" meselesi, aslında bir simya dersidir. Ancak bu simya, madenleri değil kalpleri dönüştüren bir mânevî simyadır.
İnsan, nefsinin bitmek bilmeyen arzularıyla eşyaya baktığında, her şeyi maddi bir değer terazisine vurur. Altın kıymetlidir çünkü şehvete ve güce hitap eder; taş değersizdir çünkü nefsi doyurmaz. Oysa Allah’ın takdirine tam bir teslimiyetle rıza gösteren bir insan için dış dünyadaki hiyerarşi anlamını yitirir.
Rıza makamı, insanın kendi iradesini Hakk’ın iradesinde eritmesidir. Kendi iradesi kalmayan bir insanın nesneler arasında bir seçim yapması da imkansızlaşır. Seçim bitince tercih sona erince; taş ile gümüş arasındaki o fark perdesi yırtılır. Gönül aynası saflaşınca, taşa baktığında da Hakk’ın celâlini, gümüşe baktığında da O’nun cemâlini görür. Bu, maddenin maddeliğinden sıyrılıp nura dönüşmesidir.
Mevlâ’dan gelene "eyvallah" diyen bir insan için, elindeki taşın sertliği ile gümüşün parıltısı arasında bir fark kalmaz. Çünkü o, esere değil müessire (yaratana) odaklanmıştır. Allah’ın taksimatına razı olan kişi, mülkün asıl sahibini bulmuştur. Sahibi bulan için ise eşyanın cinsi önemini yitirir. Güneş doğduğunda mumun ışığı nasıl kaybolursa, Hakk’ın rızası bir gönülde tecelli ettiğinde; altının ışıltısı da taşın ağırlığı da o nurun içinde kaybolur.
Çocuk metaforu, bir hiçlik ve saflık makamıdır. Bir çocuk, henüz dünya hırsının kirine bulaşmadığı için altınla toprağı aynı neşeyle avuçlar. Onun nazarında kıymet, eşyanın piyasa değerinde değil, o anki oyunundadır. Çocuk, altını toprağa tercih etmez; çünkü o henüz "ikilik" (dualite) alemine hapsolmamıştır. Sufi de seyrü sülûkunda bu çocuksu başlangıca yani elest bezmindeki o ilk saflığa dönmeye çalışır. Tamahın bittiği yerde, eşya aslî hüviyetine kavuşur: Hepsi aynı topraktan, hepsi aynı "Ol" emrinden.
Yetişkin insan da mânevî yolculuğunda "ölmeden önce ölünüz" sırrına erip nefsindeki tamahı (açgözlülüğü) öldürdüğünde, o çocuksu saflığa, yani aslî fıtratına döner. Bu mertebede; hırs gider, huzur gelir. Kıyas biter, şükür başlar. Eşyanın esareti kırılır, ruhun hürriyeti başlar.
Evliyanın elinde taşın gümüş olması, onların maddeye hükmetmesinden ziyade, maddenin onların gönlünde hükmünü kaybetmesidir. Gerçek zenginlik, çok gümüşe sahip olmak değil; gümüşe, taşa baktığın nazarla bakabilecek kadar tok bir gönle sahip olmaktır. Velî zat, eşyaya kendi hırsını bulaştırmaz. O eliyle taşa dokunduğunda, taşın içindeki gizli tesbihatı duyar. Onun katında taş, sadece bir taş değil; Allah’ın bir ayetidir. Evliya taşı gümüşe çevirirken aslında dünyaya şunu haykırır: "Sizin uğruna ömür tükettiğiniz gümüş, benim nazarımda yol kenarındaki taştır; benim rıza ile bağlandığım o taş ise sizin gümüşünüzden daha parlaktır."
Eğer bir gönül, Allah’ın takdirine tam teslim olmuşsa, o gönül artık bir "iksir" haline gelmiştir. O gönle düşen dert, dermana; zahmet, rahmete; taş, gümüşe inkılâp eder. Bu bir idrak ihtilalidir. İnsan değişince, dünya değişir.
Gözdeki perde kalkınca, dışarıdaki değer kavgası biter. İnsan, kainatı kendi kalbinin içinde bulur. Kalp Allah ile dolunca, geriye ne taş kalır ne gümüş; sadece her şeyi ihata eden O’nun nuru kalır. İşte o zaman simya tamamlanır: “Bakır idin, aşk seni altın eyledi.” der Hz. Mevlânâ.
Mesele elindekini değiştirmek değil, elindekine bakan "Ben"i yok etmektir. Gönül tahtına Sultan oturunca, sarayın kerpici ile yakutu bir olur. Sen Sultan’ı bulmaya bak; taş da senin olsun, gümüş de. Ama ikisi de sadece O’nu anlatıyorsa kıymetlidir.
Nihayetinde gerçek simya, bakırı altına dönüştürmek değil; nefsi toprak eyleyip o topraktan marifet gülleri devşirmektir. Gönlünü Hakk’ın takdirine bir seccade gibi serdiğinde, bastığın her toprak gümüş, dokunduğun her taş cevher kesilir. Çünkü o makamda bakan göz kula, görünen ise yalnızca Rabb’in nurudur. Simya tamamlanmış, ikilik bitmiştir; geriye ne taş kalmıştır ne gümüş. Sadece her şeyi kuşatan ezelî bir “Hû” tecellisi kalmıştır.
Namet AKTUZ