Müslümanlar olarak evirmeden, çevirmeden, kırpmadan, eksiltmeden, ilavelere girişmeden, bir yerlere yamanmadan Yüce Dinimiz’i olduğu gibi ortaya sermekle, emir ve yasaklarını net bir şekilde dile getirmekle mükellefiz. Bu, yapmamız gereken en önemli sorumluluklarımızdan biridir. Net bir şekilde sınırları çizerek ortaya koyduğumuz İslam’a isteyen inanır isteyen de inkâr eder. Kimselerin bekçisi değiliz. Herkes gibi bizler de imtihanı kazanmakla yükümlüyüz. İmtihan ilahi emirler çerçevesinde kazanacağımızı da bilmek zorundayız. Kim ilahi emirlere uyuyorsa o imtihanı kazanacak, kim de ilahi emirlere sırt dönüyorsa o da imtihanı kaybedecektir.
Bundan böyle yeni bir Peygamber gelmeyeceği gibi yeni bir kitap da inmeyecek. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra ister inansın ister inanmasın her insanın; Kur’an’a ulaşmakla, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i tanımakla, haramları ve helalleri anlamakla hatta gereği gibi yaşamakla mükelleftir. Şu ayet-i kerimeyi doğru anlamaya çalıştığımızda her insanın başkasının anlattığı ve yaşamaya çalıştığı dinden değil, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in getirdiği dinden sorumlu olacağını görebiliriz: “İnkâr edenler grup grup cehenneme sevk edilirler. Cehenneme vardıklarında oranın kapıları açılır ve cehennem bekçileri onlara şöyle derler: “Size içinizden, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da, “Evet geldi” derler. Fakat inkârcılar hakkında azap sözü gerçekleşmiştir.” (Zümer/71)
Hiç kimse eksik anlatıldı, üstü örtüldü, yarım yamalak yaşandı, anlaşılmaz kılındı, birileri beni kandırdı, dinin temsilcileri yanlış yaptı diyerek yakasını vereceği hesaptan kurtaramaz. Bunu evvela net bir şekilde ortaya koymamız ve bu minvalde bir yol düzenlememiz lazım. Ancak yanlış anlattığımız ve eksik yaşadığımız dini emirlerden sorumlu olacağımızı da hemen vurgulamak durumundayım. Ya sukut edeceğiz ya da olması gerektiği vechiyle dinimizi dile getirmeye devam edeceğiz. Özellikle münafıklara pabuç bırakmamamız gerektiğini de bir kez daha vurgulamak durumundayım.
Sen kendin sahip olman gereken dini emirleri olması gereken vechiyle öğrenmezsen ayet ve hadislere tam anlamıyla kulak vermezsen Türkçüler seni Türkçü, Kürtçüler seni Kürtçü, Almanlar seni nazi, kâfirler seni inkârcı, münafıklar seni kuşkucu yaparlar. Kendini her türlü ırkçı, milliyetçi, inkârcı ve sapık duygulardan uzak tutman gerektiği gibi her türlü yanlış yorumdan da uzak durman kaçınılmaz bir durumdur. İstersen şimdiye kadar önüne konularak öğretilenlerin aksine ırkçılığı, milliyetçiliği, inkârı ve bilhassa sapıklığı ayet ve hadisler ile yeniden tanımlamaya çalışabilirsin ve kendini olması gereken yere oturtmanın derdi ile tutuşabilirsin. Yoksa başkasına inat savunduğun yanlış fikirlerin hesabını Yüce Allah’ın huzurunda veremeyerek uçuruma yuvarlanırsın.
Şu örneği aklından çıkarma. Firavun da Hz. Musa (a.s) da Mısır’da doğdu, ikisi de aynı sarayda, aynı ortamda ve aynı kültür ile büyüdü. Hz. Musa (a.s.)’nın Yüce Allah’a olan imanı, emirlere karşı gösterdiği sadakati ve ne olursa olsun sergilediği teslimiyeti sayesinde yolu Firavun’dan ayrıldı. Aralarında yeryüzünde eşine nadir rastlanan bir düşmanlık oluştu. Birinin düşünceleri vahye dayanıyordu diğerinin fiilleri örf, adet, gelenek, görenek ve devlet taammüllerine göre şekilleniyordu. Aynı zaman diliminde aynı denizden ardısıra geçerlerken vahiy ile yol bulmaya çalışan Hz. Musa (r.a.) kurtuldu, necat buldu. Diğeri de saltanatını kurtarma derdine düşerek boğuldu ve helak olanlardan oldu.
Ahiret yurduna gelince Hz. Musa (r.a.) Cennet’in başköşesine kurulurken Firavun da Cehennem’in dibini kendisine mesken tuttu. Burada karşımıza çıkan sonuç, kişilerin arzu ve iştahla yaptıkları tercihlerine göre şekillendiğini görmüş olduk. Yeryüzünde yaşayan her insanın bu durumdan kendisine bir pay çıkarması gerektiğine inanıyorum. Ya vahye uyarak Hz. Musa (a.s.)’nın yolundan gidecek ya da örf, adet, gelenek, görenek veya develet taammüllerine uyarak firavunlaşacak.
Firavun’a uyarak arkasından giden insanların ahirette ileri sürecekleri hiçbir bahaneleri yoktur. Beni kandırdı, baskı uyguladı, aklımı çeldi, yanlış bilgi verdi diyerek yakasını kurtaramaz. İşte o zaman size elçiler gelmedi mi diye sorulacaktır. Firavun’un gücüne, kuvvetine, uyguladığı baskı rejimine, devlet taammüllerine ve belam kılıklı insanların anlattıkları helal ve haramlarına bakılmayacaktır.
Yanlış yanlıştır. Yanlış, hiçbir zaman doğruya tebdil edilemez. Diyanet İşleri Başkanı da yapsa, dağdaki çoban da yapsa, sınıftaki öğretmen de mihraptaki imam da esnaf da müşteri de yapsa yanlış yanlıştır. Sanırım anlaşamıyor olmamızın en önemli noktası yanlışı tarif etme meselesinden kaynaklanmaktadır. Siz mevcut beşeri kanunlara göre yanlışı tarif ederken biz de İslam’a göre yanlışın tarifini yapmaya çalışıyoruz. O yüzden anlaşamıyoruz. Diyanet İşleri Başkanının yaptıkları bizi bağlamaz. Anlattıkları ve yaşadıkları Kur’an ve Sünnete uygun düşüyorsa alır, başımızın üstüne koyarız ancak anlattıkları ve yaptıkları İslam ile çelişiyorsa sırt döner yolumuza devam ederiz.
Kâfirlerin özellikle de münafıkların gözüne battığına göre demek ki başörtüsü çok şeymiş. Basite indirgenecek, sıradan bir olaymış gibi değerlendirilecek bir konu değildir. Azerbaycan gibi İslam’a düşman laik devletler polis ve jandarma gibi kamu gücünü kullanarak başlarından örtüyü almak suretiyle Müslüman kadınları dinden uzaklaştırarak Hristiyanlaştırmak veya Yahudileştirmek istiyor olabilir. Aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanı’nın yaptığı bir televizyon programında kadın ve erkekleri ardışık sıra ile yan yana oturtması laik devletin kanunlarına bağlı bir kurumun sıradan işlerinden biri olarak kabul edilmemiz gerektiğini düşünüyorum. İslam’ın istediği bu değildir. Ahiretimizi insanların dünyalıklarına, arzu ve isteklerine bakarak kaybetmek istemiyoruz.
O yüzden “Her yasal olan helal değildir” demişti Alev Alatlı. Bu cümleyi İslam’a göre yeniden dile getirmek gerektiğine inanıyorum. Bir şeyin helal veya haram olması dinlere göre değişiklik gösterir; devletlere, uygulanan kanun ve kurallara göre değil. Mesela Azerbaycan'da başörtü yasaklandıysa açılmak helal olmayacaktır. Türkiye Diyanet İşleri Başkanı’nın da kadın ve erkekleri yan yana ve ardı sıra oturtması İslam’a göre helal olan bir durum değildir. İslam’a göre helal olan bir şey başka bir dine göre haram, İslam’a göre haram olan bir şey yine başka bir dine göre helal olabilir.
Azerbaycan’da başörtü yasaklanmış olması başörtüyü kötü yapmadığı gibi Diyanet İşleri Başkanı’nın düzenlediği bir programda kadınlı erkekli insanları ardı sıra oturtmuş olması da İslam’ın ileri sürdüğü haramın helal olduğu manasında değerlendiremeyiz.
Dünyanın bütün insanları bir araya gelerek İslam’ın helal kıldığı bir şeyi haram kılmaya çalışsalar dahi o şey haram olmaz. İslam’ın haram kıldığı bir şeyi helal olarak kabul etmeye kalkışacak olsalar da o şey helal olmaz.
Dinin sahibi Allah’tır. Hesaba çekecek olan da Allah’tır. İsteyen istediği gibi inanabilir. İsteyen istediği gibi davranabilir. İsteyen istediği gibi helal ve haramlar edinebilir. Bu onun tercihidir. Gerçek değişmeyecektir.