Geçen Kurban Bayramı'nda memlekete gittik. Bu vesileyle bir dizi ziyarette bulunma ve farklı "nimetlerle" nasiplenme fırsatımız oldu. Şöyle ki:
Önce bir köy evi ziyareti yaptık. Şehirde yaşayan tanıdıkların fırsat buldukça kaçtıkları bu mekân; bahçesiyle, tavuğuyla, horozuyla köyün tam içindeydi. Ancak günümüzde köyler imkân açısından şehirlerle yarıştığı için, burası bir köy evinden ziyade köyde kurulmuş bir şehir evini andırıyordu. Öyle ki kümes hayvanları bile dublekste yaşıyordu. :))
Daha sonraki ziyaretimiz yaşlı bir büyüğümüze oldu. Mutfak tezgahının üstü adeta bir yöresel lezzetler köşesi gibiydi. Uzaktan yakından gelen her misafir elinde bir şey getirmişti. Böylece gelen giden birbirine, ev sahibi ise herkese ikramda bulunuyordu. Bu manzaranın manevi keyfi, lezzetinden de nefisti.
Ardından yatıya davet edildik. Bir dostumuz sırf misafirleri için ayrıca 1+1 bir daire hazırlamış, eski eşyalarıyla orayı yaşanabilir kılmıştı. Çok memnun kaldık.
Ertesi gün kahvaltıda, yurt dışında yaşayan bir tanıdığımıza davetliydik. Birkaç senelik evli olan bu dostumuz, yurt dışı görevlerinden dolayı memleketinde henüz yeni mekân tutmuş, ev ocak olmuştu. Vatana döndüklerinde kendilerine ait açacak bir kapılarının olmasının sevincini, mükellef bir sofra eşliğinde, adeta bir "ev görme" neşesiyle paylaştık.
Bayram ya hani... Ziyaretler bitmiyordu.
Bir başka yere geçtik. Bu arkadaşımız bayramlık ikramını sunarken gelecek planlarından bahsetti. Eşi uzak bir şehirde görev yapan, kendisi ise bazı nedenlerden dolayı memlekette kalmak zorunda olan biriydi. Bayramdan sonra nihayet bir araya geleceklerdi lâkin çocukların okulu ve kurulu düzeni sebebiyle bu kez de evlatları onlarla gidemeyecekti.
Bir sonraki ziyaretimiz, yaşlı ve hasta kayınvalidesinin bakımını üstlenen bir dosta oldu. Orada adeta zamanlar arası bir yolculuk yaptık. "Nereden nereye" diye hayrette kalan zihnimiz, "Daha neler olacak?" sorularına cevap aramaya çalışırken, "Her hâlimize bin şükür" demeyi de ihmal etmedi.
Son olarak çatı katında oturan bir dostumuzu ziyaret ettik. Oradaki nimetlerden ve harika imkânlardan da ziyadesiyle istifade ettik. Dahası da var elbet, ancak konunun izahı açısından bu kadarı kâfi.
Peki, asıl mesele ne?
Bayramdan sonra, ziyaret ettiğim tüm bu insanları tek tek düşündüm. Her birinin imrenilecek, "Keşke bende de olsa" denilecek harika yanları vardı. Fakat yine her biri, bu imkânlara sahip olmak için kim bilir ne bedeller ödemiş, neler yaşadıktan sonra bu nimetlere kavuşmuştu...
Biz insanlar (özellikle de kadınlar), güzel ve keyifli görünen neye rastlasak hemen aynısına sahip olmak istiyoruz. "Milletin şusu var, benim niye yok?" veya "Millet şunu yapıyor, biz de yapalım..." diyoruz. Peki, hiç soruyor muyuz: "Millet onu hangi şartlarda yapıyor ve o noktaya gelene kadar neler yaşadı?"
Bir nimete ulaşana kadar geçilen o çetin süreci atlayıp direkt sonuca odaklanmak ve sadece dışarıdan görünene tamah etmek büyük bir bakış açısı eksikliğidir; dahası, içinde bulunduğun nimete karşı bir körlüktür.
Çünkü o insanlara bu nimetle beraber gelen külfeti (yükü) hakkıyla idrak edebilsek, belki de bizim taşıyamayacağımız bir imtihanla yüzleşeceğimizi göreceğiz.
Gelin, örnekler üzerinden gidelim:
Köydeki ve şehirdeki iki ev: Maddi külfetini bir kenara bıraktım, özellikle ev hanımlığı açısından büyük bir zihinsel ve fiziksel yorgunluktur. İki tarafı da ayrı ayrı sil süpür; yiyecekleri, eşyaları bir oraya taşı bir buraya... Her mekânın kendine has bitmeyen bir işi gücü vardır.
Geniş aile bağları ve ikramlar: Ailenin en yaşlısı ve emekçisi olunca misafirin eksik olmaz. Ancak misafirle birlikte davetsiz başka konuklar da gelir: Çeşit çeşit yaşlılık hastalıkları... Hangisine ne kadar dayanabiliriz?
Misafir dairesi sahibi olmak: Başlı başına hem keyifli hem de eziyetli bir mülkiyet. "Nasıl olsa yeri müsait" diye pek çok gurbetçinin uğrak yeri olur. Onların akşam yemeği, kahvaltısı, odaların temizliği, sabah apar topar gidenlerin ardından çarşafları yıkayıp ütülemek tamamen ev sahibesi hanıma aittir. Uzaktan davulun sesi hoş gelir ama bunun sürekli tekrar ettiğini, üstelik titiz ve başka işleri olan bir kadın olduğunuzu düşünün... Allah kolaylık versin, kadir şinas insanlarla karşılaştırsın.
Yurt dışında yaşamak: Doğduğun yer ile doyduğun yer arasında mekik dokumak, tam anlamıyla kök salamamaktır.
Hasta ve yaşlı bakımı: Maddi imkânların elinin altında olabilir ama artık sen eski enerjine sahip değilsindir. Sabırla hizmet etmek büyük fedakarlık ister.
Çatı katının keyfi: Manzaranın tadını en iyi misafir çıkarır. Sen ev sahibinin o dik merdivenlerde, o sıcakta çektiği zahmeti görmez, sadece "Keşke benim de olsa" dersin.
Önce kendi nefsim olmak üzere, her birimize sesleniyorum: Özellikle sosyal medyada şuursuzca paylaşılan; "Şurada geziyorum, şunu aldım, bunu yiyorum" görüntülerinin büyüsüne kapılıp kendi elinizdeki nimetlere kör olmayın! Siz de pek çok şeye sahipsiniz ama başkaları gibi sergilemediğiniz için, aslında sizin yerinizde olmak isteyen kaç kişi olduğunu bilmiyorsunuz.
Unutmayın; hiçbir nimet gökten "şıp" diye düşmez. Ya hak edilmiştir ya da hak edilecektir. Yani her nimetin bir sabır, bir de şükür kanadı vardır. İkisi de birer imtihan vesilesidir ve sahibini ince ince eler.
Bu yüzden gözünüzü dışarıdan ve başkalarının hayatından çekip kendinize odaklayın. Nelere sahip olduğunuzun bir listesini yapmaya kalksanız, inanın bitiremezsiniz.
İnsanoğlu nankördür, bunu kendisi de bilir. Eskiden kirada sürünürken "Bir evim olsa" der; evi olur, bu kez de "Dar geliyor" diyerek dünyayı kendine dar edecek bir bahane bulur.
Bakınız, hastaya karneler alınacak. Milyonlarca anne-baba çocuğunun karnesine bakıp "Bak filancanın çocuğu takdir almış, senden daha çalışkan" diyerek evladının özgüvenini zedeleyecek. O çocuk çıkıp da "Ama filancanın annesi de çocuğuna senden daha çok değer veriyor" diyemeyecek belki ama içinden kesinlikle geçirecek. Çünkü biz kıyaslamayı, başkalarını kıskanmayı, bu uğurda en yakınlarımızı kırmayı ailemizden öğrendik ve bu yıkıcı huyu çok seviyoruz.
Ne yazık ki imrenilme, takip edilme, kıskandırma ve "desinler" gibi müptezel takıntılarımız var.
Dünyayı eşine zindan edip, binbir dırdır ve triple kendine hediye aldırıp hemen ardından: "Sevgili kocişimin evlilik yıldönümü hediyesi... Aşkım benim, yine unutmamış..." diye paylaşım yapanları görmedik mi? Böyle insanlarla geçen aylar, insana yıl gibi gelir. Madalyonun arka yüzünü görmeyenler ise "Bak elin kocası neler yapıyor" diye hayıflanır.
Hâlbuki senin kocan:
Gıkını çıkarmadan faturaları ödüyor, çocukları okutuyor, evinin aslî ihtiyaçları için ömrünü tüketiyor. Bugün hediye alamazsa yarın alır, bugün seninle gezemezse yarın gezer. Ya da dün yapmıştır, hakkını yememek gerekir.
Belki senin için yarın, bugünden daha müreffeh olacak. Peki, o gün geldiğinde bedel ödemeye var mısın?
"Nasıl yani?" derseniz... Bilmem, orasını Allah bilir. Alan da O'dur, veren de. Ama ne boş verir ne de boşuna alır. Vermesi de alması da bir hikmet dairesindedir.
İyisi mi, elindekinin yok olmamasını, aksine bereketlenmesini istiyorsan şükret ve kanaat et! Senin başkalarına özendiğin gibi, başkalarının da senin hayatına imrenerek baktığını unutma.
Hem, "elin iyisinden kendi kötün yeğdir."
Hayattaki her güzelliğin tapusuna sahip olamazsın. Ancak başkalarının sahip olduğu nimetlere gönül gözüyle ve hasetsiz bakmayı becerebilirsen, o güzelliklerden aynı hazzı sen de alırsın.
Mutluluk için illa tapu gerekmez,
Geniş bir gönle sahip ol yeter...