beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escortlar beylikdüzü escortlar beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort
Bugun...


Nihat Güç

facebook-paylas
Zuhruf Suresi 37. Ayet
Tarih: 31-05-2026 19:23:00 Güncelleme: 31-05-2026 19:23:00


“Şüphesiz (Şeytan) onları yolumuzdan alıkoyar. Onlar ise kendilerini hidayette olduklarını sanırlar.”
Günümüzde içine saplandıkları girdabın farkına varamayan insanların ahvalini dile getiren muthiş bir ayet ile karşı karşıyayız. Doğru okumak ve olması gereken vechiyle anlamak ve yorumlamak durumundayız. Çünkü bu ayet evvela bana, sana ve hepimize hitap etmektedir. Geçiştirilecek bir konu, bana ne denilecek bir mesele değil bu. Herkesin okuması ve anlaması kaçınılmaz olan bir bildiriden, bir ultimatomdan bahsediyoruz. Müthiş bir tasvir, müthiş bir durum tespitini yapmaktadır bu ayet. Kimsenin kendisi ile ilgili olmadığını söyleyemeyeceği, böyle bir tahayyüle kapılmasına fırsat vermeyeceği bir ayet. Dün bu ayetin muhatapları vardı, bugün bu ayetin muhatapları olacak, yarın da bu ayeti üzerine alınması gerekenleri gelecektir. Ayetlere (Kitaba) iman bunun içindir.

Doğru yolu bulmamız ve doğru yolda olması gerektiği vechiyle doğru istikamete ilerlememiz adına okuduğumuz her ayeti, karşılaştığımız her hadisi, anlatılan her fıkhi meseleyi evvela kendimiz ile ilişkilendirmemiz son derece önemli ve gerekli bir meseledir. Benimle ilgili olmayan, bana bir şey fısıldamayan, bir yanlışımı düzeltmeyen, bir doğruya yöneltmeyen bir meseleyi okumama ve anlamama gerek olduğunu kimseler iddia edemez. Günümüz insanlarının Kur’an’ı okumamaları veya anlamak istememeleri de bu söylediklerimizin bir neticesidir. Kendimiz ile ilişkilendirmediğimiz, davranışlarımız ile doğrulamadığımız, düşüncelerimiz ile desteklemediğimiz hiçbir emir bizim için inmiş olmayacaktır. Sahi başkasını ilgilendiren bir mesele ile ben niye ilgileneyim, araştırayım, mesai harcayayım? Beni ilgilendirmeyen bir ayeti ben niye okuyayım ve anlayayım?

O halde ben, bu ayetin bana hitap ettiğini, beni uyardığını, kulağıma fısıldadığını kabul etmek durumundayım. Bu ayetin bana yol ve yordam gösterdiğine inanmak zorundayım. İşlediğim hatalarıma, basite indirgediğim kusurlarıma çözümler ürettiğini kabul etmem gerekiyor. Yapmam gereken ibadetler konusunda şahsıma yönelik emirler verdiğini biliyorum. Düşüncelerimin ve fikirlerimin şekillenmesini, sosyal hayatımın düzenlenmesini, hukuki meselelerime çözümler üretmemi öğütlüyor. Bu ayetler ışığında bir yaşam sürdürmemin gerekliliğine inanıyorum.  
Kişi Kur’an’a sırt döner, ilgi ve alakasını keserse şeytan kendisine musallat olur, en yakın arkadaşı, sırdaşı ve yoldaşı oluverir. En yakındaki koltuğu kurulan şeytan, her işin başmimarı olmaya, her konuda fikirler ileri sürmeye başlar. Emirler verir, yapılmaması gerekenler konusunda telkinlerde bulunur. Kaşını çatar, yumruğunu sıkar, dudak büker. Bu saatten sonra Şeytan; artık kişinin konuşan dili, iş gören eli, gören gözü, yürüyen ayağı, duyan kulağı oluvermiştir. Tabiri caiz ise bu noktadan itibaren kişinin şeytanlaşmaya başladığını veya şeytanlaştığını söyleyebiliriz. Gel zaman git zaman işi iyicene öğrenen insan, şeytanın papuçunu dama atar. Şeytanın telkinlerine ihtiyaç duymayacak bir şekilde yoluna devam eder. Hatta profesyonelleştikçe de şeytanlık görevi zirveye çıkar.
Şeytan, insanı yoldan, Sırat-ı Müstakimden, dini vecibelerden alıkoyarak uzaklaştıracak, karanlıklara mâhkum kılarak çöllere, bataklıklara, sarp ve dağlık yollara sürükleyerek ne yaptığını ve nereye gittiğini unutturacak bir duruma evirir ama insan hâlâ doğru yolda olduğunu ve doğru işler yaptığını zanneder… Olayları anlamak için aklını çalıştırdığını, sesleri duymak için kulağını dört açtığını, hadiseleri yorumlamak için de kalbini ferah tuttuğunu dile getirmeye başlar insan. Her türlü fısk-u fücur'un içinde bir yaşam sürdürür sonra da kendisini doğru yolda, olması gereken bir yerde olduğunu dillendirmeye başlar. 

İşte bu ayet bunu söylüyor. Yanlış yapan insanın yaptıklarının yanlış olduğunu kabul etmemesini konu edinmektedir. 

İçki içen bir insanın içtiği içkinin haram olduğunu kabul etmemesi gibi bir durumdan bahsettiğini söyleyebiliriz. Faiz işleyen bir insanın, ticaretin yürütülmesi konusunda faizin gerekli olduğuna, dünyanın bu sistem üzere kurgulanmış olmasına inanmasını örnek olarak da verebiliriz. Zina eden insanların işledikleri melanetin, içine düştükleri pisliğin yasak olduğunu dahi düşünmeye gerek olmadığını ileri sürmeleri gibi bir konu olarak algılayabiliriz. Dünya hayatında uygulanmak üzere Yüce Allah’ın gönderdiği hükümleri rafa kaldırarak kendisine ait hükümleri, olması gereken hükümler olarak ileri sürmesi gibi bir olaydan bahsedebiliriz. Ya da Allah ve Resulü (s.a.v.)’nün ortaya koyduğu kanunların artık işlevsiz hale geldiğini, modern zamanlara hitap etmediğini ileri sürmesi gibi bir konu bu. 

Şeytanın şeytanlaşma süreci de böyle gerçekleşmişti. Şeytan, o zamanlarda Allah-u Teâla’nın emrini gerekli görmedi ve emirlerine karşı isyan etti. Allah Zülcelal’in emirlerine karşı gelmenin şeytanlaşmanın en bariz göstergesi olarak algılamamız gerektiğini anlıyoruz. Şunu da bilmek ve vurgulamak durumundayız. Yüce Allah’ın emirlerine karşı dikleniyorum, yapmıyorum, benliğimle uyuşmuyor, arzularımla çelişiyor diyen şeytan, O’na inanan ve O’ndan korkan biriydi.

Şeytan, Kur’an’dan yüz çeviren ve Allah-u Teâla’nın emirleri doğrultusunda bir hayat tanzim etmekten kaçınan insanları can dostu olarak kabul eder. Sıkı fıkı ve can yoldaşı olarak kabul ettiği dostlarını Allah-u Teâla’nın yolundan, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetinden, Din-i Mübin’in kural ve kaidelerinden alıkoyarak her türlü harama, her çeşit isyana, her nevi fısk-u fücur'a sevk ve idare etmek ister. Buraya kadar her şey normal. Ancak bundan sonra da hiçbir şey olmamış gibi hidayet üzere yoluna devam etmesi gerektiğini de fısıldar durur kulağına. İşte burası çok iyi bellenmesi ve kavranması gereken bir noktadır. 

Şeytan, dost edindiği insanları farklı yollara, farklı kulvarlara yönlendirir. Sırat-ı Müstakim’den fersah fersah uzaklaştırarak Kur’an’a düşman kılar. Edindiği dostlarının yedikleri, içtikleri, giydikleri ve harcadıklarının İslam ile uzaktan yakından ilgili ve alakalı olmamasını temin etmeye çalışır. Kazanması gereken paranın İslam’ın yasakladıkları unsurlardan olması gerektiğini telkin edip durur.

İnsanlar; kimi zaman umutsuzlukların oluşması sebebiyle yaptıklarını sorgulamaya tabi tutabilirler. Doğru yolda olup olmadığını araştırmaya kalkışabilirler. Şeytan, dostlarının tam anlamıyla umutsuzluğa kapılmamaları adına ikinci planını hemen devreye alır. O plan da; Allah’tan, Peygamberinden ve gösterilen yoldan tam anlamıyla uzaklaşmasına rağmen kendisini hidayette sanmasını hissetmesidir. Kişi hidayet yolunda ilerlediğini, yaptıklarının olması gerekenler olduğuna inanırsa işlemekte olduğu her türlü melaneti daha bir iştahla işlemeye devam eder. Ama kişi doğru yolda olmadığına, yaptıklarının yanlış olduğuna, bu şekilde ölürse cehenneme yuvarlanacağına kani olursa yolunu değiştirebilir. Yolunu değiştiren bir insan da şeytanın dostu olmaktan çıkmıştır. Bundan böyle şeytanın düşmanı kesilmiştir.

Şeytan; dostlarını İslam’a ve İslam’ın esaslarına düşman kesilmelerine rağmen kendilerini hâlâ hidayette yani Sırat-ı Müstakim’de hatta Allah’ın en sevgili kulları olarak görmelerini sağlamaya hizmet eder. Şeytan işi, gücü ve uğraşı sadece budur. Bununla uğraşır. Şeytan, dost kazanmak ve dostları ile zaman harcamaktan zevk alır. 
Şeytan; dostlarını hayal eşliğinde hayatlarını tüketmelerini sağlamak için ne gerekiyorsa onu yapar. Dostlarını, avunup durdukları hayal ile avutur. Sahip oldukları hayallerinin aslında birer gerçek olarak avutmaya devam eder. Şeytan; hayalleri ile avunan insanlar ile dost olduğunda aslında şunu yapmış olmaktadır; dostlarını, Allah’ın emrettiği davranışlardan hiçbirine sahip olmadan cennete girebileceği bir düşünce ile yaşamına devam etmeleri için ikna etmiş olur.

Şeytanın dostları Allah’ın farz kıldığı ibadetleri terk ederler, namazı ve orucu basite indirgerler, ellerinden gelse Hac ibadetini de ortadan kaldırırlar, zekâtın akılsızların işi olduğuna inanırlar ama hiçbir şey olmamış gibi hidayet üzere yol aldıklarını da yüksek bir ses ile dillendirirler. Şeytanın dostu olmak böyle bir şey olsa gerek.

Şeytan, dostlarına Kur’an’ı gereksiz, Peygamberleri lüzumsuz, sahabeleri de basit birer insan olarak telakki etmelerine yardımcı olur. Din adına var olan şeyleri gereksiz olduğuna inanan insanlar, kimi insanın beyaz sayfalara döktükleri hayal ürünü yazılarını olması gereken, yolu aydınlatan birer yıldız olarak kabul ederler. 
Şeytanın rotasına dâhil olmak üzere dümen çeviren insanlar; Kur’an ile Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Din ile İman ile bağlarını yavaş yavaş kesmeye başlar. Hiçbir insan dini konuları birden bire, aniden terk etmiş değildir. İnsan zamanla değişime uğrar. Dini meselelere sırt döndüğü oranda da şeytan ile olan bağları güçlenir ve kuvvetlenir. Ortama ve yaptıklarına alıştıkça şeytan ile dostluğunu perçinlemeye devam eder. 

Allah Zülcelal Hazretleri ile dostluğu terk eden insan şeytan ile, Şeytan ile dostluğu terk eden insan da Allah ile dost olmaya başlar. Aynı anda hem Allah ile hem de şeytan ile dost olmak mümkün değildir. O yüzden kişi şeytan ile dostluğunu sürdürdükçe Allah ile düşmanlığını perçinlemiş olur. Allah’ın dostluğu ibadetlerde, düşmanlığı da yasak kılınan iş ve işlemlerdedir. Şeytanın dostları haramlara dört elle sarılırlarken içki içmeyi medeniyet, kumar oynamayı eğlence, zinayı işlemeyi aşk, faizli işlemleri ticaretin olması gereken ana parçası olarak algılamaya başlarlar. 

Allah’ın düşmanları yani şeytanın dostları faizsiz bir dünyayı tasavvur etmekten, kumarsız bir yaşamı sürdürmekten ve şekillendirmekten uzak durdular. Açıklık ve saçıklığı basite indirgemek suretiyle tesettürü yok saydılar. Modayı takip etmekten ayetlerin vurguladığı bir giyim ve kuşama sahip olmaya vakit bulamadılar. Putlara tapmayı vatan millet diye yutturmaya çalıştılar körpe dimağlara. Hatta putlara tapma seanslarını birer ibadet olmaktan uzak, yaşamın zorunlu birer getirisi olarak aktarma gayretine girdiler. Putlara tapınmayı kendilerine dert edindiler, yapılması gereken birer ibadet olarak algılamaya başladılar. Haftanın belirli günlerinde, yılın belirli zamanlarında karşısına geçip saygı duyduğumuz, çiçek sunduğumuz, karşısında el pençe divan durduğumuz putlar, cahiliye dönemindeki kendilerine ibadet edilen putlar gibi olmadığını, onlar gibi değerlendirmenin yanlışlığını sabah akşam dile getirmeye çalıştılar. Bunun sonucunda her insanın, her ailenin, her kabilenin, her devletin kendi putuna tapmalarının cennete giden ana unsur olarak telakki edilmesi gerektiğini ileri sürdüler. Biraz daha ileri giderek şirki, küfrü ve nifakı olması gereken sıradan bir durum olarak telakki etmekle kalmadılar, bu durumun hidayetten başka bir şey olmadığını da yüksek bir sesle dillendirmeye devam ettiler.   

Herşeye rağmen kendilerini din üzere, hidayet üzere olduklarını ileri sürmekten geri kalmadılar. Arzularını ilahlaştırdılar ve kendilerine uygun kanun ve kurallar ihdas ettiler. İcat ettikleri kurallar çerçevesinde bir yaşam, bir hayat, bir din alanını oluşturdular ama kendilerini yine de Sırat-ı Müstakim’de hidayet üzere yürüdüklerini ileri sürdüler. Hz. Muhammed (s.a.v.)’i en çok seven kişilerin kendileri olduğuna inandılar.

İbadetleri yerine getirmeye çalışanlara yan gözle baktılar. Rabbine boyun büken insanları küçümsemekle kalmadılar gösteriş meraklısı olarak da tanıtmaya çalıştılar ortalığa. Dine dayanan tüm davranışların gizli gizli yapılması gerektiğini ileri sürdüler. Açık bir alanda Müslüman bir hanımefendinin tesettür elbisesi ile dolaşması, namaz kılması, Kur’an’ın okuması gösteriş ve riya olarak lanse ettiler. 

Harama dalanları, isyana saplananları masum gördüler. Günahkârları günahsız olarak lanse ettiler çünkü ulu orta işlenen günahların günah olmadığını ileri sürdüler. Dini yaşamı vicdana hapsettiler. Her şey vicdan işidir demeye çalıştılar. Davranışların dine dayalı olarak gerçekleşmesi gerektiğine, sosyal hayatın içinde dini unsurların yer almasına özellikle karşı çıktılar.

Allah ve Resulü (s.a.v.)’nün yok sayıldığı, Din-i Mübin’in dikkate alınmadığı veye basite indirgendiği ortamları daha çok beğenmeye ve bu ortamlarda daha fazla zaman geçirmeye başladılar. Bu tür ortamların özgürlüğün timsali olduğuna ileri sürdüler. Özgürlüğe âşık insanlar olarak bu ortamlarda hayatlarını sürdürmeye de büyük bir gayret gösterdiler. Kur’an okuyanlara, Kur’an’dan bir emir ileri sürenlere kem gözle bakmayı medeniyet olarak yutturmaya çalıştılar. 

Şeytanın dostları her ne iş yaparlarsa yapsınlar dinin merkezinde yer almaya devam edeceklerine inandılar, inandırdılar. Hiçbir şey kendilerini dinden uzaklaştırmaya yetmiyordu. Hiçbir söz, küfrü mucip kılan unsurlardan biri değildi. 

Dini ibadetler unutulmuştu. Haramlar yaşamın bir parçası haline gelmişti. Allah’ın haram kıldığı hususların medeniyetin bir parçası olarak görülmesi gerektiği fikri yaygınlaşmıştı. Ama her şeye rağmen dindar ve cenneti arzulayan, Allah’ın en sevdiği birer kulu olarak nefes almaya devam ediyordu.

Hiçbir ayet kendilerine hitap etmiyordu, hiçbir hadis kendilerini ilgilendirmiyordu, hiçbir dini kural kendileri ile ilişkili değildi. Miras, kan davası, şahitlik, hak ve hukuk gibi kurallar geçmişte kalan hususlardı. Bugün bu kuralların toplumun hayatında yer almasının mümkün olmadığını savunmaya başladılar. 

Şeytanın dostları aylardır, yıllardır “İlahi Kelamı” okumamışlardı. Geçmişten gelen bilgiler de unutulmaya yüz tutuyordu. Alnını secdeye koyduğu, elini açıp yalvardığı yoktu ama dindar biriydi. Var olan düşüncelerine, ileri sürdüğü fikirlerine, sahip olduğu davranışlarına, gerçekleştirdiği konuşmalarına, özenle seçtiği giyimine, kuşamına, tesettürüne, itina ile gerçekleştirdiği saç ve sakal tıraşına, günde en az üç vakit tükettiği yemeğine, anlık su tüketimine, karşılaştığı meselelere, okuduğu kitaplara, yazdığı yazılara, önerdiği çözümlere yansımıyor olsa bile vicdanında “Din” hâlâ vardı. Ve dinin varlığıyla da zaman zaman övünüyordu. 

Ancak dini bazı konuları kabule yanaşmakta zorlanıyordu. Hazmedemiyordu bir ayetin ne manaya geldiğini dile getiren ortamlardan. Kimi konunun zamanı geçmişti kendisi için. O yüzden kabul edilemez, uygulanamaz diye yırtınıyordu, yakınıyordu ve bağırıyordu ortalıkta. 
Ama sorsan dindar ve vicdanen de Müslüman biriydi.



Bu yazı 130 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI