İnsanın gözü de, özü de, sözü de hep bir eksiklik; hep hasret kaldığı o şey üzerine kuruludur.
Kirada oturduğum zamanlar, nerede yeni ve güzel bir ev görsem sahipleri için hemen dua ederdim: "Allah’ım, sen bu evi içinde oturanlara hayırlı eyle, geçimlerini kolaylaştır, onlara huzur nasip et."
O ailenin bir evi olduğu için kim bilir ne kadar mutlu olduğunu düşünür, bir gün benim de evim olursa yaşayacağım o tatlı günlerin hayalini kurardım. Özellikle misafir ağırlayabileceğim geniş balkonlu, ferah mutfaklı bir evim olsa, dünyalar benim olur sanırdım.
Allah nasip etti, "hiç olmaz" derken bir evimiz oldu. Hayallerimdekiyle birebir örtüşmese de "elhamdülillah" demeyi ihmal etmedim. Fakat bir şeyi fark ettim: Artık güzel bir ev gördüğümde yine aynı duaları ediyordum ama o eski şevkim ve aşkım kalmamıştı. Üstelik anladım ki, o güzel evlerde oturanlar da her zaman mutlu değildi. Bazen o saray gibi evler bile onlara dar gelebiliyor, başka dertlerin yükü altında gözleri o konforu göremez oluyor veya artık sıradanlaşıyordu...
Bir ara bacağım ağrıdı; meğer ne büyük bir acıymış... Senelerdir bu ağrıyı çekenleri görünce yüreğim sızladı. Onlar gözüme günahsız insanlar gibi görünmeye başladı. Öyle ya, bunca acıya sabredende günah mı kalırdı? Peygamber Efendimiz (sav), "Kişiye bir pirenin ısırması bile ecir olarak yazılır" buyurmamış mıydı? Bu insanlar, sanki ömür boyu bir pire istilasına uğramışçasına acı çekiyordu. O günden sonra tüm hastalar, özellikle de bacak ağrısı çekenler için en yanık dualarımı ettim.
Sonra anladım ki; cenazeye giden, aslında ölüden ziyade kendi faniliğine, geride bırakacaklarına ve kendi ölüm acısına ağlarmış.
İnsan başkası adına dua ederken, aslında gönlünde yatan aslan bambaşkaymış. Biz bu dertlerden nasibimizi aldıkça başkasını daha iyi anlıyor, aslında bir başkasına dua ederken aynı zamanda kendimizi teselli ediyoruz. "Damdan düşenin halini damdan düşen anlar" hesabı...
Allah; birbirimizi, kendimizi ve nihayetinde O’nu anlayabilmemiz için bizi rüzgârın önündeki yaprak misali dertten derde savuruyor.
Sevindirici olan şu ki; dertler de tıpkı sevinçler gibi geçici. Allah’tan başka hiçbir şey baki değil. Biri bitiyor, diğeri geliyor. Mevsimler gibi dertlerimiz de değişip devrediyor.
Bu vesileyle bir bakıma da "günahsız ağızlarla" başkası için duaya sarılıyoruz. Aslında bu dua, bir nevî kendi yaramızı da sarma biçimi değil midir?
Şu an kimin ne derdi var tam olarak bilemiyorum; ama pek çoğunun geçtiği yollardan ben de geçtim ya da geçebilirim. Herkesin acısını aynı anda hissetmeye yürek dayanmaz lakin ortak dertlerde buluşmak ve kendi acımızdan yola çıkarak toplumsal acıları hissetmek bizi insan kılar.
- Sınava hazırlanan bir öğrenci, en içten "Amin"i başarı duasına eder.
-Bekâr birine "hayırlı bir eş" dileseniz, sevinci yüzünden okunur.
- İşi olmayanın rotası bellidir.
Rabbim, gönlünüzdeki hayırlı muratlarınızı güzel kaderiniz kılsın.
Ve her şeyin ötesinde; özgürlüğün kıymetini daha iyi anladığımız bu günlerde vatanımızı her türlü dahilî ve haricî tehditten beri kılsın. Bize öyle bir feraset ve maddî-manevî güç versin ki; sadece zulme uğrayan kapı komşumuzun değil, dünya coğrafyasındaki tüm mazlumların hakkını savunan bir adil yumruk olalım.
Öyle ya!..
Kimi insana duayla, çiçekle, gülle varmak lâzım
Kimilerine de beddua niyetine top-tüfek, gülle olmak lâzım.