Önce Siverek daha sonra Kahramanmaraş'ta okullarda yaşanan acı hadiseler bir anda yılların görülmeyen sorununu önümüze serdi. Bir anda gündemimiz değişti. Sorunlar, sorgulamalar, suçlamalar başladı. Herkes kendi zaviyesinde sorumlu aramaya başladı. Oysa ortada tekil nedene indirgenecek kadar derin ve kompleks bir sorun var. Herkes suçlu ve herkes sorunludur. Bir başkasını suçlu ve sorumlu göstererek sorunlara çözüm geliştirilmez. Hepimiz sorunun da çözümünde bir parçasıyız.
Günümüz dünyasında gençlik, çok katmanlı bir şiddet sarmalının ortasında kalmış durumda. Bu şiddet yalnızca fiziksel boyutuyla sınırlı değil; dilde, düşüncede, inançta, gayede, ahlakta, sosyal ilişkilerde ve hatta dijital dünyada kendini gösteren daha derin bir kırılmayı ifade ediyor. İnanç ve değerlerin degersizleştigi, adaletsizliklerin normalleştiği, öfkenin meşrulaştırıldığı, kimliklerin flulaştırıldığı ve hakikatin gölgelendiği bir çağda, gençler çoğu zaman ya bu sarmalın bir parçası olmakta ya da onun altında ezilmektedir.
Tam da bu noktada ihmal ettiğimiz, bireysellige indirgedimiz İslami sorumlulugumuzu gözden geçirmeliyiz. Bu noktada İslami sorumluluk, sadece bireysel ibadetlerle sınırlı bir alan değil; aksine hayatın bütününe yayılan bir bilinç, davet, dayanışma ve duruşu ifade eder. İslam, insanı “yeryüzünde ıslah edici” bir özne olarak tanımlar. Bu da gençliğin, şiddeti yeniden üreten değil, onu dönüştüren bir misyon üstlenmesini gerekli kılar. "Islah etme misyon" bugün her zamankinden daha fazla bir zorunluluk barındırmaktadır.
Şiddetin kökenine indiğimizde, çoğu zaman adaletsizlik, kimlik bunalımı, değersizlik hissi ve anlam boşluğu ile karşılaşırız. Modern dünya gençlere hız, haz ve rekabet sunarken; merhamet, ahlak, inanç, sabır ve hikmet gibi değerleri geri plana itmektedir. Oysa İslam’ın inşa etmek istediği insan modeli, öfkesini kontrol eden, zulme karşı direnen ama bunu adalet ve ahlak çerçevesinde yapan bir şahsiyettir.
Kur’an’da “Bir cana kıymak, bütün insanlığı öldürmek gibidir” ilkesi, şiddetin ne kadar büyük bir suç olduğunu ortaya koyar. Bu bağlamda gençliğin İslami sorumluluğu, sadece şiddete bulaşmamak değil; aynı zamanda şiddeti doğuran şartlara karşı bilinçli bir mücadele vermektir. Bu mücadele, ilimle, adaletle, ahlakla ve sabırla yürütülmelidir.
Bugün gençler için en büyük tehlikelerden biri de öfkenin ideolojileştirilmesidir. Hak arayışı ile kör bir intikam duygusu arasındaki çizgi çoğu zaman bulanıklaşmaktadır. İslam, hak arayışını meşru kılar ancak bunu ölçü, adalet ve sorumluluk bilinciyle sınırlar. Peygamber Efendimizin hayatı, bu dengenin en somut örneğidir: Güçlüyken affeden, öfkeliyken adaletten sapmayan bir duruş…
Başta kendimiz olmak üzere gençliğe düşen görev, önce kendi iç dünyasında bir arınma gerçekleştirmektir. Çünkü kalpteki öfke temizlenmeden, ruhtaki amaçsızlık giderilmeden, düşüncedeki inançsızlık ve değersizlik bertaraf edilmeden toplumdaki şiddet sona ermez. Ardından çevresine karşı bir sorumluluk bilinci geliştirmeli; dilini, kalemini ve eylemlerini ıslah edici bir araç olarak kullanmalıdır.
Sonuç olarak, şiddet sarmalında kaybolan bir gençlik yerine; adaletin, merhametin ve hikmetin temsilcisi olan bir gençlik inşa etmek en temel görevimizdir. Bu ise ancak İslami sorumluluğun yeniden idrak edilmesiyle gerçekleşir. Unutulmamalıdır ki, bir toplumun geleceği gençliğin karakterinde saklıdır. Eğer gençlik ıslah olursa, toplum da ıslah olur; eğer gençlik savrulursa, toplum da savrulur.
Gençleri suçlamak yerine anlamak; yargılamak yerine yardımcı olmak, yol göstermek yerine yolu birlikte yürümek gerekir. Hızlı bir değişim çağındayız. Rol model olma hususunda örnek olmalıyız. Sanal alemlerden gerçek âleme gençlerimizi cekebilmeliyiz.
Mafya babalarının "hayırsever", çete ve tefecilerin "kanaat önderi", esrar, nefse, fuhşa ve paraya müptela olmuşların "sanatçı ve sporcu", soytarıları "fenomen" olup pazarladığı bir çağda mücadele etmenin zorlukları olsa da mücadele etmemenin daha acı meyveler vereceğini bilmeliyiz.