Demokrasi... Bugün dünyanın en çok konuştuğu, en çok övdüğü, en çok ihraç etmeye çalıştığı kavramlardan biri. Siyaset bilimcileri demokrasiyi en basit ifadeyle "halkın kendi kendini yönetmesi" şeklinde tanımlar. Kulağa hoş gelir. Özgürlük vardır, insan hakları vardır, hukuk vardır, millet iradesi vardır... Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa demokrasi, güçlülerin işine geldiği zaman kutsallaştırılan; çıkarlarıyla çatıştığında ise bir kenara bırakılan bir söylemden mi ibarettir?
Cahiliye döneminde Mekke müşrikleri helvadan putlar yapar, onlara tapar; sonra da acıktıklarında o putları yerlerdi. Menfaat değişince kutsallar da değişirdi. Bugün dünya siyasetine bakıldığında, demokrasinin de zaman zaman böyle "helvadan put"a dönüştürüldüğünü düşünenlerin sayısı az değildir. Demokrasi dillerden düşmez; ancak sıra siyasi ve ekonomik çıkarlara geldiğinde ilk terk edilen değer yine demokrasi olur.
Demokrasi mi, Çıkar Siyaseti mi?
Kendilerini demokrasinin ve insan haklarının en büyük savunucusu olarak tanıtan birçok küresel güç, konu kendi jeopolitik çıkarlarına geldiğinde aynı ilkeleri aynı kararlılıkla savunmuyor eleştirisiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bir ülkede seçim sonuçları kendi politikalarıyla uyumluysa "milli irade" alkışlanır. Ancak aynı seçim sonuçları küresel dengeleri rahatsız ediyorsa bu defa farklı senaryolar devreye girer.
Ekonomik yaptırımlar…
Uluslararası baskılar…
Darbe girişimleri…
Siyasi izolasyonlar…
Sonra yine dünyaya demokrasi dersleri verilmeye devam edilir.
Aslında isimlerin hiçbir önemi yoktur.
Emir…
Sultan…
Cumhurbaşkanı…
Başbakan…
Kral…
Halife…
Yeter ki küresel güç merkezlerinin politikalarıyla çatışmasın.
İşte eleştirilerin odak noktası tam da budur.
Mısır Örneği
Bu tartışmaların en çarpıcı örneklerinden biri Mısır'da yaşandı. Yıllarca askerî ve otoriter yönetimlerle idare edilen ülkede, halk ilk kez sandık başına giderek cumhurbaşkanını seçti. Seçimin galibi Muhammed Mursi oldu. Ancak çok geçmeden askerî darbeyle görevinden uzaklaştırıldı. On binlerce insan tutuklandı ve neredeyse hepsi hala zindanlarda. Kaç insan idam edildi, kaç insan işkenceler altında şehit oldu bilinmiyor. Binlerce aile dağıldı ve nesiller savruldu…
On binlerce insan da savrularak dünyanın değişik ülkelerine sığınmak zorunda kaldı. Dünyanın demokrasi konusunda en yüksek sesle konuşan ülkelerinin bu süreç karşısındaki tutumu ise uzun yıllar tartışma konusu olmaya devam etti. Bu nedenle birçok kişi şu soruyu sormaktadır: Demokrasi gerçekten evrensel bir ilke midir, yoksa yalnızca çıkarlarla uyumlu olduğu sürece savunulan bir araç mıdır?
Peki, Ya Türkiye?
Şimdi gelelim ülkemize... Demokrasiyi, özgürlüğü ve insan haklarını en çok dillendiren bazı çevrelerin uygulamalarına baktığımızda, bizde de benzer tartışmalar yaşanmaktadır.
Başörtülü kadınlara yönelik ayrımcı söylemler...
İnançlarından dolayı insanların hedef gösterilmesi...
Dinî kimliği sebebiyle insanların aşağılanması...
Okullarda mescit ve namaz kılan çocuklarımızın aşağılanması…
Kur'an eğitimi alan çocuklar veya hafızlık programları hakkında kullanılan küçümseyici ve dışlayıcı ifadeler... Hatta baskın yapılıp merasimlerin engellenmeye çalışılması…
Bütün bunlar şu soruyu akla getiriyor:
Eğer demokrasi herkes içinse, bu insanlar onun dışında mı bırakılmıştır?
İnsan hakları yalnızca belirli hayat tarzlarını benimseyenler için mi geçerlidir?
Kadın hakları sadece belli ideolojik çevrelerin kadınlarını mı korur?
İnanç özgürlüğü sadece bazı inançlar için mi vardır?
İfade özgürlüğü yalnızca belirli fikirleri savunanlara mı tanınacaktır?
Demokrasi Çifte Standart Kaldırmaz
Demokrasinin gerçek ölçüsü, sadece sandık değildir.
Asıl ölçü; farklı düşünen insanların da hukukunu koruyabilmektir.
Hoşlanmadığınız insanların da özgürlüğünü savunabiliyorsanız demokratsınız.
Size benzemeyen insanların da inancına saygı gösterebiliyorsanız özgürlükten söz edebilirsiniz.
Aksi hâlde demokrasi yalnızca güçlülerin elinde kullanılan siyasi bir slogan olmaktan öteye geçemez.
Son Söz
Demokrasi, çıkarların hizmetine girdiği gün anlamını kaybeder.
İnsan hakları, herkese uygulanmadığında insan hakkı olmaktan çıkar.
İnanç özgürlüğü, sadece belli kesimlere tanındığında özgürlük olmaktan çıkar.
Adalet ise yalnızca dostlara gösterildiğinde adalet değildir.
Bugün dünyanın ve ülkemizin en büyük ihtiyacı; sloganlarla süslenmiş demokrasi değil, ilkelere sadık bir hukuk düzenidir. Çünkü helvadan yapılan putlar nasıl ilk açlıkta yenildiyse, menfaat üzerine kurulan demokrasi anlayışları da ilk çıkar çatışmasında terk edilmeye mahkûmdur. Gerçek demokrasi; kişilere, ideolojilere veya güç odaklarına göre değişmeyen, herkes için eşit şekilde işleyen bir adalet ve özgürlük düzeni olduğunda anlam kazanacaktır. Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke...