( Özellikle Erkekler Okumalı)
Bugün Aile Ve Dini Rehberlik Bürosuna görüşmek için gelen hanım bir danışmanımla aramızda geçen mukalemeyi sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Eşiyle yaşadığı sıkıntıların adını koyamayan, anlamlandırma sorunu yaşayan hanım, mütereddit bir tavırla buyur ettiğim koltuğa oturdu. Söze nereden başlayacağını bilmediğini söyledi.
"Siz istediğiniz yerden başlayın, ben öğrenmek istediğim hususları tek tek sorarak sizin meramınızı anlamaya çalışırım, ona göre ilerleriz" dedim.
"Hocam 15 yıllık evliyim. Eşimle kültür farklılığımız hayli fazla. Ben batı kültürüyle yetişen, kendisini özgürce ifade eden, anne- baba baskısı nedir bilmeyen biriyim. Eşim ise doğu kültürüyle karakterini şekillendirmiş, bundan asla ödün vermeyen bir yapıya sahip. Evlilik arefesinde çevremdeki insanlar kültür farklılığının çok mühim olduğunu, bu hususun ölene kadar evliliğin her safhasında problem olarak karşıma çıkacağını defaatle dillendirmelerine rağmen, "Üniversite mezunu, okumuş, dindar, ahlâklı bir adam sırf kültür diye niye yuvada sıkıntı çıkarsın." dedim. İnsanların söylediklerine kulak tıkadım. Ya da işime gelmediği için duymak istemedim diyelim. Ama evlendiğim ilk günden beri yaşadığımız bir problem var ki, evdeki bütün huzuru, mutluluğu, saadeti yerle bir ediyor. Eşimin ailesiyle ilgili ağzımdan çıkan her kelime eşimi deliye döndürüyor. Bu kelimenin illa eleştiri niteliğinde olmasına gerek yok. Onlarla ilgili iyi bir şey de söylesem eşim sanki ben onun düşmanıymışım gibi algılıyor ve hemen savunmaya geçiyor. Allah şahit olsun ki gerek kayınvalidemi gerek görümcelerimi gerekse kayınlarımı çok seviyorum. Çok iyi insanlar. Çok da güzel anlaşıyoruz. Çevremdeki herkes, gerek arkadaşlarım gerekse dostlarım benim kayınvalidemi, görümcelerimi ve kayınlarımı ne kadar sevdiğimi bilirler. Onlara dair tek bir şikayet duymamışlardır benden. Fakat kültür farklı olunca ister istemez bazı uygulamalar bana absürt gelebiliyor. Haksızlığa tahammül edemeyen, bir yanlış gördüğünde susmayan yapım işin içine girince de evin içi bir anda alevleniyor. Karşı çıktığım hususun yanlış olduğunu aslında eşim de biliyor. Ama sanki savaş alanında karşı cenahta savaşan düşman askeriymişim gibi davranıp hemen savunma pozisyonu alıyor. Yanlış olduğunu bile bile aslanlar gibi savunuyor. Bu durum onda öyle bir alışkanlık yaptı ki, çocukları bir hatalarından dolayı uyarsam, buna da izin vermiyor. Hemen çocukların tarafına geçip hatalarına rağmen onları savunuyor. Yaptıkları hatalara "şu yüzden yaptılar" şeklinde bir bahane uydurarak çocukların gözünde kötü anne profili çizip itibarımı yerle bir ediyor. Artık söylediğim hiçbir söz çocuklar cephesinde bir anlam ifade etmiyor. Ama sıkıntı bu kadar zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü son iki yıldır artık hiç konuşamaz olduk. Halini, hatırını soracak olsam veya yaşadığım bir olayı paylaşmak için konuşmaya başlasam, karşımda hazır asker bekleyen, sözün neresinden yakalasam da tartışma çıkarsam diye heveslenen birini görüyorum. Bu durumdan o kadar yoruldum ki artık konuşmamayı tercih ediyorum. Mutlaka ve mutlaka konuşmam gerekiyorsa bir odaya geçiyor, ağzımdan çıkacak her kelimenin tahlilini yapıyor, şu kelimeyi kullanırsam ne der, bu kelimeyle anlatırsam nasıl karşılar diye dakikalarca konuşacağım cümlelerin alıştırmasını yapıyorum. Sonra gidip söylüyorum. Ama bu nasıl bir yetenektir ki eşim, en masum cümleden bile mutlaka tartışma çıkaracak bir şey buluyor. Onunla ne derdimi ne sevincimi paylasamıyorum. Çünkü gelecek günlerde bu paylaştıklarım bana koz olarak geri dönüyor. Mutlaka başıma kakılıyor. Bundan dolayı da evde mümkün mertebe konuşmamayı tercih ediyorum. Bu benim için o kadar zor bir durum ki anlatamam. Bir de yetmezmiş gibi eşim artık hiçbir gönül bağımızın kalmadığını, evde iki yabancı gibi olduğumuzu söyleyip şikayet ediyor. Ama evlendiğimizde cıvıl cıvıl olan bir kadın şimdi bu hale nasıl geldi diye aynaya bakıp bir defa bile kendi davranışlarını sorgulamıyor. Benim bunda bir katkım var mı diye kendini hesaba çekmiyor. Kendi evimde, en doğal olmam gereken mekânda yanlış anlaşılırım diye kırk takla atmaktan, sürekli tetikte bulunmaktan o kadar yoruldum ki anlatamam. Hocam sözü çok uzattım biliyorum. Ama gerçekten çok merak ediyorum. Sırf bu sorunun cevabını sizden duymak için buraya kadar geldim. Gerçekten anlamıyorum. Bir erkek, eşinin her sözünü neden ailesine karşı bir husûmet gibi telâkki eder? Bu durumun sebebini bilirsem belki ona göre bir tavır gelistiririm diye umuyorum."
Çaresizliği, yalnızlığı, sevgisizliği bedeninin her zerresine sinmiş danışanım, sorusunu sorup sustu. Gözlerini dudaklarıma çivileyip bekledi. Konuşma sırası bana gelmişti.
"Konuşmalarınızdan, anlaşılmayan tarafınızın sessiz çığlığını duydum. Bazı yaralar vardır ki insana yabancıların sözüyle değil, en yakınının kendisini anlamayışıyla açılır. Bir kadının kalbinde büyüyen en derin sükût da çoğu zaman böyledir. Zira kadın, gönlünün incindiği bir meseleyi eşine anlattığında teselli bulmayı ümit ederken, birdenbire kendisini görünmez bir muhakemenin içinde bulur. Söylediği her kelime çarpıtılır, her serzeniş “aile düşmanlığı” diye tefsir edilir ve en nihayetinde kadın, anlaşılmak isterken suçlanan taraf olur.
İşte modern zamanların nice hânesinde sessiz sedasız yaşanan bu hâdise, yalnız basit bir aile içi münakaşa değildir. Bu, insan ruhunun çocukluk bağlarıyla evlilik mesuliyeti arasında sıkışıp kalmasının hazin bir tezahürüdür.
Erkek, zevcesinin söylediği her sözü neden annesine, babasına yahut kardeşlerine yönelmiş bir hücum gibi algılar? Neden en küçük bir kırgınlık ifadesinde hemen müdafaaya geçer? Neden eşinin gözyaşını görmek yerine ailesinin itibarını koruma telaşına düşer? Bu suallerin cevabı yalnız öfkede değil; insanın yetişme tarzında, korkularında, aidiyet duygusunda ve ruhunun derinliklerinde saklıdır.
Çünkü bazı erkekler büyür, lâkin içlerinde hâlâ annesinin himayesine sığınan küçük bir çocuk yaşamaya devam eder. Nikâh akdi yapılır, yuva kurulur, yıllar geçer; fakat ruh henüz tam manasıyla “eş olma” mertebesine erişemez. Çünkü o erkek, annesinin oğlu , karısının yabancıdır. İşte o vakit kadın, kocasının hayatında zevce değil de âdeta sonradan gelmiş bir misafir gibi hissetmeye başlar. Herkesin yanında, herkesin gönlünde yer bulur da kocasının evinde ve gönlünde yer bulamaz. Ve ne hazindir ki bir kadın için en ağır yalnızlık, kalabalık bir aile içinde dahi sahipsiz kalmaktır. Bir kadın, kocasının gözünde yabancı olduğu gün tükenir.
Bir erkek neden eşinin sözlerini hemen ailesine karşı bir tehdit gibi algılar? Çünkü aile denildiğinde zihninde kodlanan şey sadece anne-baba ve kardeşlerdir. Eşini "aile" kelimesinin içine oturtamamıştır. Eşini hala aileden görmemektedir. Eğitim düzeyi ne olursa olsun, dindarlık seviyesi hangi aşamada bulunursa bulunsun kök aile ile çekirdek aile ayrımını yapamayan bir erkek, eşiyle "biz" olmayı becerememiş erkektir. Eşiyle aynı yastığa baş koyar, aynı sofraya oturur fakat onu "aile" olarak adlandırdığı kurumun içine koymaz. Eşini zihninde "tehlike" olarak kodlamıştır. Bu yüzden hep tetikte, hep savunmadadır. Bunun temelinde ise, çocuklukta teşekkül eden bağlılık biçimi vardır. Bazı ailelerde evlat, ebeveyne karşı öylesine mutlak bir sadakat hissiyle yetiştirilir ki anne-babayı tenkit etmek, adeta mukaddesata dokunmak gibi telâkki edilir. Böyle yetişen erkek için ailesi yalnız sevilen insanlar değildir; aynı zamanda dokunulmaz bir muhafaza alanıdır. Bu sebeple kadın: “Bu tavır beni kırdı,” dediğinde erkek bunu yalnız bir duygu ifadesi olarak işitmez. Onun zihninde bu söz: “Senin annen kötü,” yahut “Ailen yanlış insanlar,” şeklinde yankılanır.
Hâlbuki kadın çoğu zaman bir şahsiyeti değil, bir davranışı anlatmaktadır. Lâkin insan korktuğu şeyi olduğu gibi işitemez. Erkek burada yalnız ailesini değil; kendi aidiyet hissini de müdafaa etmektedir. Çünkü bazı erkeklerin ruhunda aile, kimliğin temelidir. Ailesine yönelmiş gibi hissettiği her tenkit, aslında kendi varlığına yönelmiş bir reddediş gibi gelir ona. Bu sebeple düşünmeden savunur, dinlemeden hüküm verir, anlamadan öfkelenir.
Bazen kadın yalnızca: “Bugün söylediği söz kalbimi incitti,” der. Fakat erkek hemen: “Sen zaten annemi hiç sevmiyorsun!” cevabını verir.
İşte tam da burada mesele büyür. Çünkü kadın artık derdini anlatamaz hâle gelir. Kalbindeki yara konuşulmadan kapanmaz; konuşulduğunda ise suçlamaya dönüşür. Böylece evin içinde görünmez bir sükût başlar.
Kadın zamanla susmayı öğrenir.
Fakat insanın susması her zaman huzurdan değildir. Bazı sükûtlar vardır ki içinde kırılmış hayaller, ertelenmiş cümleler ve anlaşılmamış gözyaşları taşır. Hele bir de erkek, eşinin anlattığı her meseleyi gidip ailesine naklediyorsa, işte o vakit kadının gönlünde emniyet hissi tamamen sarsılır. Çünkü yuva dediğimiz yer, insanın korkmadan konuşabildiği limandır. Eğer kadın kendi evinde dahi kelimelerini seçmek zorunda kalıyorsa, orada muhabbet değil; tedbir yaşamaya başlamış demektir. Bazı erkekler bunu “aileme bağlıyım” diye izah eder. Lâkin hakiki bağlılık ile kör müdafaa arasında büyük fark vardır.
Hakiki bağlılık adaletle beraber yürür. İnsan sevdiğinin yanlışını da nezaketle görebilmelidir. Zira sevgi, hakikati inkâr etmek değil; hakikate rağmen merhameti muhafaza edebilmektir. Bazı erkekler evlenir. Ama asla ayrı bir yuva kuramaz. Aslında böyle erkeklerin evlenmemesi evlenmesinden hayırlıdır. Zira işin sonunda Allah'ın emanet olarak verdiği kadına ihanet vardır. İnsan Allah'ın emanetini nasıl incitebilir öyle değil mi? Ama bazı erkekler annelerini üzmekten öylesine korkar ki eşlerinin incinmesini fark edemez hâle gelirler. Çünkü annelerinin kırgınlığı onlarda çocukluk korkularını uyandırır. Bu yüzden zevcelerinin gözyaşını görmektense annelerinin gönlünü hoş tutmayı tercih ederler.
Fakat zamanla bu tercih, evliliğin ruhunu yorar.
Kadın artık kendisini zevcinin hayatında “öncelikli insan” gibi hissedemez. Çünkü her meselede başka gönüllerin hissiyatı öne geçirilmiştir. Böylece kadının içinde tarifsiz bir gariplik büyür. Sofrada otururken bile kendisini misafir gibi hisseder. Konuşurken cümlelerini tartar. Kırıldığında içine atar. Ağladığında sessiz ağlar. Çünkü bilir ki söylediği her söz aleyhine büyütülecektir.
İşte bu hâl, kadının ruhunda derin bir yorgunluk doğurur. Bazı kadınlar bu yüzden sertleşir. Bazıları içine kapanır. Bazıları ise artık hiçbir şey hissetmemeye başlar. Ve insanın birine karşı hissizleşmesi, bazen öfkeden daha hazin bir sonun habercisidir.
Hâlbuki evlilik dediğimiz müessese, iki insanın birbirine sığınması için vardır. Erkek dış dünyanın yükünü taşıyıp eve geldiğinde huzur arar; kadın da kalbini emanet edebileceği bir omuz ister. Eğer eşler birbirini müdafaa edeceği yerde başkalarına karşı yalnız bırakıyorsa, orada nikâhın ruhu incinmeye başlamış demektir.
İslâm ahlâkında karı-koca birbirinin “libası” olarak tasvir edilir. Libas örter, muhafaza eder, sıcak tutar ve emniyet verir. Demek ki eşlerin vazifesi birbirini teşhir etmek değil; birbirinin incinen yerini örtmektir.
Ne hazindir ki bazı erkekler zevcelerinin kalbini anlamak yerine onları “aile düşmanı” gibi görürler. Hâlbuki kadın çoğu zaman düşmanlık değil; yalnızca adalet istemektedir. Çünkü kadın için en kıymetli şey, eşinin: “Ben seni anlıyorum,” diyebilmesidir. Bazen bir kadın bütün kırgınlığını unutur; yalnızca yanında durulduğunu hissettiği için… Ve bazen de yıllarca unutamaz; çünkü en çok ihtiyaç duyduğu anda yalnız bırakılmıştır.
Hâsılı kelâm, bir erkeğin zevcesinin her sözünü ailesine karşı bir husûmet gibi algılaması; çoğu zaman olgunlaşmamış bağlılıkların, çocukluk korkularının ve yanlış sadakat anlayışının neticesidir. Erkek burada çoğu zaman kötü niyetli değildir; lâkin farkında olmadan zevcesinin gönlünü incitmekte, yuvasındaki emniyet hissini zedelemektedir. Oysa hakiki erkeklik, her sözü öfkeyle susturmakta değil; sükûnetle dinleyebilmektedir. Hakiki sadakat, ailesinin yanlışını körü körüne müdafaa etmek değil; herkese karşı adaletli olabilmektir. Ve hakiki evlilik, iki insanın birbirine karşı cephe aldığı bir muharebe meydanı değil; birbirinin yarasını sarabildiği bir merhamet iklimidir.
Kadın anlaşılmak ister. Erkek takdir edilmek ister. İkisi de aslında aynı şeye muhtaçtır: Emniyet… Çünkü insan sevildiği yerde değil, anlaşıldığı yerde huzur bulur. Ve bazı kalpler vardır ki bir yabancının sertliğiyle değil, en yakınının kendisini duymamasıyla sessizce kırılır."
Verdiğim cevap hoşuna gitmese de söylediklerimin her kelimesine hak verdiğini ifade etti. Bir dahaki gelişinde eşiyle birlikte gelmelerini söyleyip uğurlamak için ayağa kalktım.
"Hocam Allah devletimize zeval vermesin. Diyanetin ne kadar güzel hizmetleri var. Buraya değil de bir psikoloğa gitseydim kronometreyi çalıştırır, bir saatin sonunda süreniz bitti der konuşmayı sonlandırırdı. Verdiğim onca paraya mı yanayım, o odaya girdiğim gibi çıktığıma mı yanayım bilemezdim. Saate baktım da tam 3 saattir benimle uğraşıyorsunuz. "Ne çekiyorsun bu adamı? Boşan gitsin! " demediniz. Yuvayı kurtarmak için çabalıyorsunuz. Üstelik tek kuruş da almıyorsunuz. Ne diyeyim, Allah sizden razı olsun. Eğer ikna edebilirsem bir daha ki sefere eşimle geleceğim." dedi ve gitti.