(Okullarda Yaşanan Katliamlara Dair...)
Kelimeler, hiçbir zaman sebepsiz yere kol kola girip cümlelere dönüşmez. Gönülden damlayan hakikatler durup dururken kalemin ucundan kâğıda düşmez. Bazen duyulan bir söz, bazen şahit olunan bir olay, bazen izlenen bir film, bazen de dinlenen bir şarkıdır ruhu depreştirip kaleme kelam etme istidatı kazandıran. Bu yazının kaleme alınması hususunda fitili ateşleyen hadise de iki gündür ekranlardan evlerin odalarına taşan hadiseler...
Mısırlı sanatçı Muhammed Subhi bir konuşmasında, bir medeniyeti yok etmenin üç aşamasından bahsetmişti. Bu konuşmayı dinlerken hayretler içinde kalmış, bu aşamaların toplumsal izdüşümü üzerinde kafa yormuştum. Zira toplumumuzda bu üç aşamanın üçü de gayet başarılı bir şekilde inşa edilmiş, bizi biz yapan değerler yavaş yavaş örselenmişti.
Muhammed Subhi’ye göre bu üç aşamadan ilki; eğitimi yıkmaktı. Peki eğitim nasıl yıkılırdı? Tabii ki öğretmenleri toplumda değersizleştirerek. Kendilerine emanet verilen çocukların eğitim ve öğretimi ile vazifeli öğretmenler; arkadaşıyla argo ve küfürlü konuşan, sigara içen, disiplini bozan, kılık kıyafetiyle eşkıyaya benzeyen, sınıfta eğitimi engelleyen bir öğrencisini ikaz ettiği zaman, öğrenci tarafından tartaklanıyorsa… Ertesi günün sabahı “Sen benim çocuğumu nasıl uyarırsın?” diye veli tarafından darp ediliyor, gün içinde Milli Eğitim’e şikâyet ediliyorsa… Kız öğrencisi tarafından iftiraya uğrayıp “Kadının beyanı esastır” denilerek cezalandırılıyorsa… Öğrencisi her türlü hakareti ederken ceza alma korkusuyla susuyorsa… Öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülüyor fakat kimsenin umurunda olmuyorsa, bir medeniyeti yok etmeyi amaçlayan ilk aşama başarıyla geçilmiş demektir.
Öğretmenin toplum nezdindeki konumu hususunda nereden nereye geldiğimizi anlatmak için bir anımı zikretmek istiyorum.
İlkokul 3. sınıftaydım. Öğretmenimiz bir hafta okula gelmeyince endişelendik. Okul müdürüne sorduk. Öğretmenimizin hastalandığını söyleyince birkaç arkadaşla ziyaretine gitmeye karar verdik. O gün, daha dün gibi aklımda. O gece heyecandan gözümü kırpmadım. Nasıl uyuyabilirdim ki! Öğretmenimin evine gidecektim. Öğretmen demek benim için ulaşılamaz biri demekti. Elimi ne kadar uzatırsam uzatayım asla yetişemeyeceğim bir konumdaydı benim öğretmenim. Ertesi gün oldu. Arkadaşlarla öğretmenimizin evine gittik. Kapısının zilini çaldık. Allah selamet versin hâlâ görüşürüz. Gülten öğretmenim nur gibi yüzüyle kapıyı açtı. Elim böğrümde, fırlamasın diye bastırıyorum. İçeriye girdiğimizde sofra ortadaydı. Yemek yiyorlardı. Bizi de buyur etti. Ama ben gözlerim sofraya çakılı dondum kaldım. Bana sesleniyorlarmış ama duymuyorum. Koluma dokunuyorlarmış ama hissetmiyorum. Dakikalar sonra kendime geldim. Öğretmenim kolumdan tutup sofraya oturttu. Hepimiz efsunlu gibi çekine çekine birkaç lokma aldık. Ne kadar oturduk ne konuştuk bilmiyorum. Tek bildiğim benim tek kelime etmediğim. Hâlâ şoktayım çünkü. Evden dışarı çıktığımızda arkadaşlar yanıma geldi. Beni kenara çekip ne olduğunu sordular. Ancak o zaman konuşabildim. Söylediğim söz şu: Öğretmenim de taze fasulye yiyormuş.
Düşünsenize, öğretmenim gözümde öyle müstesna bir yerde ki ben ona, bizim yediğimiz yemekleri yemeyi yakıştıramıyorum. Bambaşka yemekler yiyordur zannediyorum. Sofrada fasulye yemeğini görünce de şoka giriyorum. Bu şoku haftalarca atlatamadım biliyor musunuz?
“İlkokul çağında olur böyle şeyler…” diyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü geçen yıl Denizli’de İmam Hatip Lisesi’nden meslek dersleri hocam Ali Sait Yücel’i evinde ziyaret ettiğimde de iki hafta önce ana sınıfı öğretmenim Fadime Alan’ı evinde ziyaret ettiğimde de aynı hisleri taşıyordum. Yaş kaç olursa olsun bizim tayfanın öğretmene bakışı değişmez. Zira biz “Eti senin kemiği benim” denilerek mahir ellere teslim edilen nesiliz. Biz, bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olmayı en büyük şeref addeden, öğretmenin gölgesinde yürümeyi bile saygısızlık sayan, o konuşurken yüzüne bakmaya ar eden, onun söylediği her sözü emir telakki eden bir nesiliz. Biz, öğretmenler odasının önünden geçerken yüzü kızaran, öğretmeni üzmektense ölmeyi tercih eden, öğretmen masasını dokunulmaz addeden nadir kişilerdeniz. O yüzden ne biz Z kuşağını anlayabiliriz ne de Z kuşağı bizi.
Muhammed Subhi’ye göre bir medeniyeti yok etmenin üç aşamasından ikincisi; örnek şahısların değerini düşürmekti. Peki bu nasıl olacak? Tabii ki alim zatların, kanaat önderlerinin, fikir adamlarının, evliyaların toplumdaki değerini düşürerek. Bir toplumda farklı düşüncedeki ilim adamları TV ekranlarına çıkartılıp horoz dövüştürür gibi tartıştırılıyorsa… Fikir adamları karşı karşıya getirilip birbirlerini yalancılıkla itham ediyorsa… Her kafadan bir ses çıkıyor, insanlar kime inanacağını kestiremiyorsa… “Kur’an bize yeter! Hadislere gerek yok!” söylemiyle en başta dinin Peygamberi gözden düşürülüyor ve sözleri hakkında şüphe uyandırılıyorsa… Bir alimin rahle-i tedrisinde eğitim almak şirk görülüyorsa… İlmin i’sini idrakten aciz insanlar kendilerini İmam-ı Azam’la, sahabeyle bir tutuyor, “Onlar da bizim gibi insandı” diyerek burnu havada geziyorsa… Din tüccarları, cahil muskacılar, elifi görse mertek zannedecek cinci hocalar mütemadiyen ekranlara çıkartılıp “Din adamları böyledir” intibası oluşturulmaya çalışılıyorsa… Eften püften meselelerle mesaiyi dolduran, isminden önce kariyeri göze sokulan kişiler kanal kanal gezdirilirken, hakkı ve hakikati haykıran din adamları karga tulumba görevden atılıp sosyal medyada linç ediliyors… Bir medeniyeti yok etmeyi amaçlayan ikinci aşama da başarıyla geçilmiş demektir.
Oysa biz, medreselerde, mekteplerde, tekkelerde, ilmin bir hocanın önünde diz kırarak tahsil edildiği bir medeniyetin çocuklarıydık. Farklılığı güzellik olarak gören, “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” sözünü idrak etmiş, kendisi gibi düşünmeyeni ötelemeyen, “Eller yahşî ben yaman, eller buğday ben saman.” diyerek nefsini yerden yere vuran alimlerin önderliğinde hakka mülaki olmayı hedefleyen taliplerdik. Bizim için alimler, Peygamber varisleriydi. Peygamber ise üsve-i hasene. Nereden nereye…
Muhammed Subhi’ye göre bir medeniyeti yok etmenin üç aşamasından üçüncüsü ise aileyi yıkmaktı. Peki aile nasıl yıkılır? Öncelikle aile bireyleri arasındaki bağ zayıflatılır. Aile yalnızlaştırılır ve yabancılaştırılır. Öyle ki birinin üzüntüsü diğerinin umurunda olmaz. Aile bireyleri bir tıkla dünyanın öte ucundaki hiç tanımadığı kişilerle iletişim kurarken, bir adım ötesindeki en yakınına fersah fersah uzak hale getirilir. Ailede rol model olan anne ve baba, çocukların gözünde değersizleştirilir. Ailenin çatısı ve direği hükmünde olan büyüklere saygı yok edilir. Onların nasihat ve tavsiyeleri “baskı” olarak nitelendirilir. “Özgürlük” naraları atılarak çocuk merkezli bir aile yapısı oluşturulmaya çalışılır. Hiçbir sorumluluk almayan, evde kral konumunda olan çocuklar ile köle konumunda olan ebeveynler inşa edilir. Annenin rolü değiştirilerek ev hanımlığı vasfından utanması sağlanır. Herkesin kendi aleminde olduğu, sevinçte ve hüzünde yapayalnız bireyler oluşturulur. Böylece “aile” dediğimiz son kale de yıkılmış olur.
İki yıldır ekranlarda boy gösteren dizilere şöyle bir bakın. Konular üç aşağı beş yukarı aynı. Çocukluğunda anne-babasından ilgi ve sevgi görmeyen çocukların büyüdüklerinde yaşadığı travmalar, girdikleri psikolojik bunalımlar, ajitasyon yapılarak canlandırılıyor. Öyle güzel canlandırılıyor ki, diziyi izleyen herkes kendinden bir şey buluyor ve anne-babasına düşman kesiliyor. Hemen hemen her dizide verilmek istenen mesaj aynı: “Sen ne yaparsan yap suçlu değilsin. Zira senin bu davranışının arkasında çocukluğundaki sevgi mahrumiyeti var. Bütün suç anne babanda. Anne baban seni anlasaydı böyle olmazdın.” Bu mesaj verildikten sonra sıra geliyor altın vuruşu yapmaya. Geçmişin küçüğü, şimdinin büyüğü çocuklar işledikleri suçun günahını anne babasının sırtına yükledikten sonra, onlara istediği muameleyi yaparak onlardan intikam almayı kendine hak görüyor.
Ekranlar çemkirilen anne babalarla dolu… Herkesin severek izlediği, yayınlanmasını dört gözle beklediği, fragmanlarının bile tıklanma rekoru kırdığı, muhafazakârlar arasında sohbet konusu olan, dizi dünyasında “kötünün iyisi” olarak nitelendirebileceğimiz bir dizinin fragmanında başrol oyuncusunun annesine pervasızca meydan okuduğunu gördüğümde şok olmuştum.Fragmanda başrol oyuncusu “Ya sen nasıl yaparsın bunu bana ya? Ben o kızı hayatım boyunca bekledim ana ya! Ben bu evde artık yaşamayacağım!” deyip kapıyı çarpıp çıktı. Yaklaşık bir yıldır olanların farkındaydım aslında. Ama dedim ya, bu olay farkındalığımı artırdı. Zira rol model olarak gösterilen bir dizide bile toplumsal değerler örselenmeye çalışılıyorsa, ateş bacayı sarmış demektir.
Aile ve Dini Rehberlik Bürosunda görevli personele yönelik yapılan bir seminerde “Medya okur-yazarlığı” dersi görmüştük. O dersten çıktığımda bir hafta kendime gelememiştim. Zira medya, size neyi empoze etmeye çalışıyorsa, her platformda onu dillendirirdi. Haberlerde, reklamlarda, sinemalarda, dizilerde, yarışmalarda, programlarda, hatta belgesellerde… Saçı olmayan bir sporcuyu şampuan reklamına çıkarırken de LGBT’yi savunan bir sinema sanatçısına (!) ödül verirken de bir sinema filmindeki en iyi kalpli kişiyi eşcinsel olarak gözümüze sokarken de bunu amaçlıyordu. Şimdi ise hedefte anne babalar var. Zira anne babaların tecrübe ve tavsiyelerinden mahrum bir gençlik, onlar için biçilmiş kaftan.
İstedikleri kulvarda istedikleri gibi at koşturup, gençleri istedikleri kıvama getirebilirler. “Özgürsün, senden kime ne? Sen her şeye değersin!” sloganlarıyla ver gazı! Aklı bir karış havada, kanın deli aktığı çağda her genç kurulan tuzağa kolayca av olabilir. Bu yüzden medyada anne babalar itibarsızlaştırılıyor. Bu yapılırken bağıra çağıra, göstere göstere değil, dizi senaryosunun içine yerleştirilen ufak mesajlarla gerçekleştiriliyor. Senaryo öyle güzel kurgulanıyor ki siz diziyi izlerken bir taraftan salya sümük ağlıyor diğer taraftan farkında olmadan verilen subliminal mesajı alıyorsunuz.
Herkesin çocukluğunda anne babasıyla anlaşamadığı, çatıştığı dönemler illaki olmuştur. Bunu çok iyi bilen dizi yapımcıları fırsatı ganimet bilip senaryoyu bu minvalde yazdırıyor. Karakterler bunu dillendiriyor. Hele fon müzikleri yok mu! Takım tamamlandığına göre artık dizi, üstlendiği misyonu en mükemmel şekilde icra edebilir. Öncelikle diziyi izleyen herkes dizideki karakterlerle kendini özdeşleştiriyor. “Benim annem de böyle merhametsizdi. Benim babam da böyle acımasızdı. Ben de böyle muamelelere maruz kaldım” diyerek psikolojik olarak yıpranıyor. Neticede bütün bir toplum anne babaya düşman kesiliyor.
Peki ne kadar başarılılar? Çok uzağa gitmeye gerek yok. Kendi ellerimizde, kendi evlerimizde üstüne titrediğimiz çocuklarımız, karşımıza geçip “Sana ne?” demiyorlar mı? “Boş yapma!” demiyorlar mı? “Bi sal beni!” demiyorlar mı? “Bana karışma! Sen anlamazsın!” demiyorlar mı? “Bana hizmet etmek zorundasın. Bakamayacaksan neden doğurdun? Senden nefret ediyorum” demiyorlar mı? Demem o ki, bir toplumda psikolojisi bozuk, yaptığı hataların sorumlusu olarak anne babayı recmeden, hiçbir sorumluluk kabul etmeyen, her geçen gün çığ gibi büyüyen bir nesil hüküm sürüyorsa, bir medeniyeti yok etme hususunda üçüncü aşama da başarıyla geçilmiş demektir. Sizden ricam, çevrenizde vuku bulan olaylara bir de bu gözle bakın. Reklam ve dizi izlerken bunları düşünerek izleyin vesselam…