Bir millet ne zaman yıkılır? Bu suale çoğu insanın vereceği cevap bellidir: Savaş kaybedince... Hayır. Tarih bunun tam aksini söylemektedir.
Nice devletler vardır ki büyük mağlubiyetler yaşamış, şehirlerini kaybetmiş, ordularını dağıtmış; fakat birkaç nesil sonra yeniden ayağa kalkmıştır. Buna mukabil öyle toplumlar da vardır ki surları yerinde dururken çökmüşlerdir. Bayrakları göndere çekili olduğu hâlde mağlup olmuşlardır. Sokakları kalabalık, çarşıları mamur, binaları ihtişamlı iken içten içe çürümüşlerdir.
Çünkü medeniyetler her zaman dışarıdan gelen darbelerle yıkılmaz. Bazen içeriden çözülürler.
Bazen ruhlarını kaybederler.Bazen kendilerine yabancılaşırlar. Ve en nihayetinde kendileri olmaktan çıkarlar.
İşte bugün sosyal medya mecralarında mantar gibi biten ve birkaç gün içerisinde milyonlara yayılan akımlar meselesine bu gözle bakmak mecburiyetindeyiz. Meselenin görünen yüzünde birkaç saniyelik videolar vardır. Fakat görünmeyen yüzünde çok daha büyük bir hakikat saklıdır.
O hakikat, taklidin istilasıdır. O hakikat, mahremiyetin tasfiyesidir. O hakikat, şahsiyetin aşınmasıdır. Ve o hakikat, bir ümmetin kendi değerlerinden uzaklaşarak başkalarının belirlediği istikametlere sürüklenmesidir.
Dikkat ediniz. Sabah kalkıyoruz, yeni bir akım çıkmış. Herkes aynı müziği kullanıyor. Herkes aynı hareketi yapıyor. Herkes aynı cümleyi kuruyor. Herkes aynı görüntüleri paylaşıyor.
Birkaç gün sonra başka bir akım geliyor. Sonra bir başkası. Sonra bir başkası. Ve milyonlarca insan görünmez bir düdüğün sesini duymuşçasına aynı yöne doğru hareket ediyor.
Kim çağırıyor? Belli değil. Kim yönlendiriyor?
Belli değil. Neden yapılıyor? Çoğu zaman o da belli değil. Lakin herkes yapıyor. Çünkü çağımızın en güçlü delili hakikat değil,vkalabalıktır. Bir şeyi milyonlar yapıyorsa doğru kabul ediliyor. Bir şeyi milyonlar izliyorsa değerli sanılıyor. Bir şeyi milyonlar konuşuyorsa önemli zannediliyor.
Hâlbuki tarihteki en büyük yanlışların önemli bir kısmı da kalabalıklar tarafından yapılmıştır.
Hakikatin ölçüsü kalabalık değildir. Fakat sosyal medya çağının insanı bunu unutmuş görünmektedir.
Bir kaç yıl önce “20 yıl önce – 20 yıl sonra” akımı yayılmıştı. "Ne olacak canım?" deyip insanlar çocukluk albümlerini açtılar. Aile fotoğraflarını ortaya döktüler. Hayatlarının en özel karelerini milyonların seyir malzemesi hâline getirdiler. Bir zamanlar aile albümleri misafir geldiğinde bile ihtiyatla açılırdı. Şimdi dünyanın önüne seriliyor. Eskiler fotoğrafı saklardı. Biz fotoğrafı teşhir ediyoruz. Eskiler hatırayı muhafaza ederdi. Biz hatırayı tüketime sunuyoruz. Çünkü artık birçok insan için yaşanmış olmak yetmiyor. Görülmüş olmak gerekiyor. Paylaşılmış olmak gerekiyor. Alkışlanmış olmak gerekiyor.
Sonra "Yaşını göstermeyen denilince bu işin divası benim" akımı çıktı. Milyonlarca insan kameranın karşısına geçerek yaşından daha genç göründüğünü ispat etmeye çalıştı.
Görünüşte masum bir eğlence… Lakin biraz derine inildiğinde başka bir tablo ortaya çıkıyor.
İnsan artık karakteriyle değil görüntüsüyle değer görüyor. Ahlâkıyla değil bedeniyle öne çıkıyor. Derinliğiyle değil görünüşüyle alkış alıyor. Çağımızın insanı yaş almayı değil, yaşını gizlemeyi meziyet sayıyor. Kırışıklıkları hayat tecrübesinin nişanesi olarak değil, kusur olarak görüyor. Böylece insanın değeri yavaş yavaş ruhundan koparılıp suretine indirgeniyor.
Yenilerde ”Y kuşağı neden bu kadar genç görünüyor?" akımı peyda oldu. Kullanıcılar önce şimdiki makyajlı ve bakımlı fotolarını paylaşıp soruyu üste iliştiriyorlar. Sonra da 28 Şubat darbesinden önce çekilmiş, pür tesettür, büyük eşarplı, geniş ve koyu renk pardesülü, en masum fotolarını paylaşıp "Çünkü biz eskiden yaşlıydık" diyorlar. Kınayamazsınız. Sonuçta bu bir akım.
Bu yangından herkes nasibini aldı. Kur'an Kurslarında eğitim gören orta yaşlı hanımlar, ellerinde yazılı kağıtlarda hocaya yıl boyunca sundukları bahaneleri paylaşırken de akım yapıyorlardı. Aynı hanımlar, yıl sonunda mezun olurken "hatıran yeter" müziği eşliğinde oturduklari merdivenden bir bir kalkarken de masumdular. Bu sadece akımdı sonuçta. Küçücük çocuklara gelecek yıl da eğitime devam etmek için "Gelicem" dedirten, hocaları binbir şekle sokup "Olmazzz" dedirten de akımdı. Çok da şey etmemek lazımdı(!)
Küçücük mutfaklara istiflenen kahve köşelerini unutmamak lazım. Story çekerken kullanılan onlarca kahve fincanına yer ararken icat edilen kahve köşeleri asgari ücretli evlerin mutfaklarında bile bulunur oldu. Evlerin özel alanları dijital vitrine dönüştürüldü. İnsanlar kahvelerini içmekten çok göstermeye başladı.
Bir fincan kahve, bir içecek olmaktan çıktı; bir nümayiş vesilesine dönüştü.
Bir de ev hanımlarının akımı var tabii. Ev hanımları ellerinde ikramlıklarla güne giderken misafir oldukları evin kapısından müzik eşliğinde dansöz edasıyla kıvırarak girmeye başladı. Bu kıvıranların baş örtülü veya açık olması hiç mühim değil. Akımdır nihayetinde. Yetti mi? Tabii ki hayır . Masalar kuruldu. Kameralar açıldı. Sunumlar yapıldı. Evlerin içi milyonların nazarına arz edildi.
Burada mesele ne kahvedir ne de ikramdır.
Mesele teşhirdir. Mesele gösterme tutkusudur.
Mesele hayatı yaşamaktan çok sergileme arzusudur. Çünkü modern insan artık yaptığı işi yapmak için değil, göstermek için yapmaktadır.
Tatile gider, gösterir. Yemek yapar, gösterir. Evini düzenler, gösterir. Misafir ağırlar, gösterir.
Sadaka verir, gösterir. Kitap okur, gösterir. Yaşamaz.Gösterir.
İşte felaket de burada başlamaktadır. Bu öyle bir felaket ki dini hassasiyeti olan, çarşaflı, cübbeli, sakallı, sarıklı kimseler de bu akımın kurbanı oldular. Oysa mahremiyet, bir medeniyetin en kıymetli hazinelerinden biridir. Mahremiyet yalnızca evin kapısını kapatmak değildir. Mahremiyet insanın kendisini korumasıdır. Ruhunu muhafaza etmesidir. Ailesini muhafaza etmesidir. Kıymetini muhafaza etmesidir.
Bugün ise mahremiyet adım adım tasfiye edilmektedir. Üstelik zorla değil. Gönüllü olarak.
İnsanlar kendi elleriyle kendi sınırlarını yıkmaktadır. Kendi sırlarını ifşa etmektedir.
Kendi hayatlarını teşhir etmektedir. Ve bunu özgürlük zannetmektedir.
Hâlbuki her teşhir biraz daha savunmasız kalmak demektir. Her paylaşım biraz daha sıradanlaşmak demektir. Her ifşa biraz daha kıymet kaybetmek demektir. Çünkü görünürlük arttıkça değer artmaz. Bazen tam aksine azalır.
Bütün bunlardan daha vahim olan ise taklit meselesidir.
Bugün sosyal medya dediğimiz mekanizma devasa bir lokomotife benzemektedir. Birileri lokomotif oluyor. Milyonlar vagon. Birileri yön veriyor. Milyonlar peşinden gidiyor. Birileri gündem belirliyor. Milyonlar tekrar ediyor. Hiç kimse nereye gidildiğini sormuyor.
Çünkü gitmek, düşünmekten daha kolay geliyor.
Taklit etmek, muhakeme etmekten daha kolay geliyor. Kalabalığa karışmak, şahsiyet sahibi olmaktan daha kolay geliyor. Bu yüzden çağımızın en büyük problemi bilgi eksikliği değildir. Şahsiyet eksikliğidir. İrade eksikliğidir.
İstikamet eksikliğidir.
Resûlullah'ın ümmetlerin kendilerinden öncekileri karış karış, adım adım takip edeceklerine dair ikazı bugün hiç olmadığı kadar anlaşılır hâle gelmiştir. Bir zamanlar insanlar başka toplumlara benzemek için yıllarca uğraşırdı. Şimdi birkaç saniyelik videolar yeterli oluyor. Bir akım çıkıyor.
Dünyanın dört bir tarafındaki insanlar aynı hareketleri yapıyor. Aynı sözleri söylüyor. Aynı davranışları sergiliyor. Aynı şeylere gülüyor.
Aynı şeylere üzülüyor.
Bir müddet sonra da bunun normal olduğunu düşünüyor. İşte benzemek böyle başlıyor.
Önce hareketlerde. Sonra alışkanlıklarda.
Sonra zevklerde. Sonra değerlerde. En sonunda da kimlikte. Medeniyetlerin çözülüşü çoğu zaman böyle sessiz gerçekleşir.
Bugün birçok insan bu eleştirileri duyunca şu itirazı yapıyor: “Canım, alt tarafı birkaç video. Ne sakıncası olabilir?”
Hayır. Tarih boyunca büyük dönüşümler küçük alışkanlıklarla başlamıştır. Hiçbir medeniyet bir gecede değişmemiştir. Önce kelimeler değişmiştir. Sonra alışkanlıklar. Sonra hassasiyetler. Sonra değerler. Sonra insanlar aynaya baktıklarında kendilerini tanıyamaz hâle gelmişlerdir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele tam da budur. Akımlar gelip geçecektir. Bugünün modası yarın unutulacaktır. Bugünün trendi birkaç ay sonra hatırlanmayacaktır. Fakat geride bıraktığı alışkanlıklar kalacaktır. Mahremiyet duvarında açtığı gedikler kalacaktır. Şahsiyette oluşturduğu aşınmalar kalacaktır.
Bize düşen şey akımlara düşmanlık etmek değil, şuuru muhafaza etmektir. Önümüze her konulan şeyi sorgulamaktır. Kalabalıkların peşine takılmadan önce istikamete bakmaktır.
Hayatımızı kimin yönlendirdiğini sormaktır. Bizi neyin güldürdüğünü, neyin ağlattığını, neyin peşinden sürüklediğini anlamaktır.
Çünkü insanı insan yapan şey sürüklenmesi değil, istikamet sahibi olmasıdır. Belki de bugün aynanın karşısına geçip kendimize şu suali sormanın zamanıdır: Biz gerçekten kendi hayatımızı mı yaşıyoruz? Yoksa birilerinin ürettiği akımların peşinde koşarken farkına varmadan kendi hayatımızı seyirlik bir gösteriye mi dönüştürdük?
Eğer cevap ikinci ihtimalse, asıl tehlike birkaç videoda değildir. Asıl tehlike, o videoların içinde kaybettiğimiz şahsiyetimizdedir. Çünkü bir millet toprağını kaybettiğinde yeniden kazanabilir. Servetini kaybettiğinde yeniden biriktirebilir. Fakat şahsiyetini kaybettiğinde, geriye yalnızca kalabalıklar kalır. Kalabalıklar ise millet olmaz. Ancak sürüklenen kitleler olur.