Çocukken babaannemle beraber, başka bir köyde oturan bir akrabamıza gitmiştik. Misafirperver olan bu aile bizi gayet güzel ağırladı. Hanımlar kendi aralarında sohbet edip muhabbet ederken, ben de evde ve bahçede gezip dolaşıyordum.
O günlerden bugünlere kadar içimde taşıyacağım köy havasının hemen her hâlini soluyordum.
Çoğu hanede olduğu gibi orada da yaşlı bir karı-koca vardı. Üç kuşağı bir arada barındıran tipik, geniş bir aileydi. Aile fertleri bana göre inanılmaz iyi insanlardı. Dede ve nene pamuk gibi, güler yüzlü, tatlı dilliydiler.
Fakat dikkatimi başka bir şey çekiyordu: Dede, nenenin etrafında pervane olmasına rağmen; o güler yüzlü, güzel gönüllü pamuk nene ona bir türlü pas vermiyor, hemen her fırsatta —şaka da olsa— eşini tersliyordu. Adamcağız ise yine gülüyor, kadına takılmadan edemiyordu.
Artık dedeye mi acıdım, yoksa neneye mi yakıştıramadım bilmiyorum, bir gün dayanamayıp sordum:
— Nene, sen dedeyi niye hep azarlıyorsun?
Babaannem hemen gizlice bir çimdik attı. Ayıp ettiğimi o an anladım. Bu keskin sinyal canımı yaka dursun, farkında olmadan kanayan yarasına tuz bastığım nene başladı anlatmaya:
— Bu ihtiyar deden, benim eniştem oluyordu.
Kafam almadı. Şaşkınlıkla sordum:
— Nasıl yani?
— Ben daha on dört-on beş yaşlarındayken, ablamı bu adamla nişanladılar. Birkaç ay geçip gelin alma vakti gelince, bunun tarafı atlara binip bizim köye doğru yola çıkmış. Biz de evde kırmızı gelinliğini giydirip ablamı hazırlayacağız ama ablam yok! Evin altını üstüne getirdik, konu komşuyu dolaştık, yok... Meğer sevdiği biri varmış, onunla kaçmış.
Anamın beti benzi attı, yandı da tütmedi içi... Sonra yalvar yakar yanıma geldi: "Ben bu düğün alayına ne diyeceğim? Rezil rüsva oluruz. Etme eyleme yavrum, ablanın yerine sen otur. Yüzün kapalı olacağı için kimse senin sen olduğunu bilmez. Ablan çıkıp gelirse yerine geçer; sen de kurtulursun, biz de..." dedi.
Ben ağlarım, anam ağlar... "Ben gelin olmam!" diye iki ayağımı diredim ama anamın o perişan hâline dayanamayıp sonunda "he" dedim. Beni gelin gibi hazırladılar. Giyindim kuşandım, odanın ortasına oturdum. Takı taktılar, kına yaktılar. Ben ise gözüm kapıda, "Ablam gelip beni kurtaracak" diye bekleyip durdum.
Ertesi gün gelin almaya geldiler. Anamın ağıtları arasında beni ata bindirip alıp getirdiler buraya. Nikah kıyılana kadar hep ablam gelecek diye bekledim...
Gelmedi.
Bu deden beni ilk defa o gece gördü. O zamanlarda gelinle güvey zifafa girene kadar birbirini görmezdi. Beni ablam zannetti. O beni sevdi, hanımı bildi ama ben ona hep enişte gözüyle baktım, içim bir türlü ısınmadı. Anasıgil işin aslını anlayınca bir şey demediler. Olan olmuştu, üstelik onların bir zararı da yoktu; gelin isteyene gelindi işte...
Babam ise ablamı evlatlıktan reddetti. Olan yine bana oldu. Benden yaşça çok büyük olan bu adamı sevemedim gitti. Kader işte...!"
Nene "kader" diyerek kabullenmiş ancak buradaki kader, ilahî bir zorunluluktan ziyade, insanların yanlış kararlarının ve toplumsal baskıların güçsüz ve masum bir insana dayatılmasıdır.
Kadıncağızın hüznü içime oturdu. O sırada taze fasulye ayıklıyorlardı. Dede bahçeden meyve toplamış getirdi, önümüze bıraktı. "Ağzınız tatlansın, yiyin" dedi gülerek ve nenenin yanına oturdu. "Ah dede, ağzımızda tat mı kaldı?" diyesim geldi ama babaannemden bir çimdik daha yemeyi göze alamadım.
Garip bir evlilik hikayesi... Eşine az rastlanır bir çilehane...
Çarpık bir bakış açısı belki de; eşine "enişte" nazarıyla bakmak ve ömür boyu o soğuk duyguyla yaşamak. Bilemiyorum... Onca sene, sevmediğin bir insanla aynı yastığa baş koymak nasıl bir ömür törpüsüdür, nasıl bir yürek yangınıdır?
Nenenin eşine ısınamamasının temel nedeni sadece yaş farkı değildir. Bilinçaltında o adam, ablasının eşidir (eniştedir). Kültürel olarak "mahrem/yasak" kabul edilen enişte figürünün aniden eşe dönüşmesi, kadında ömür boyu sürecek bir psikolojik etki meydana getirmiş. Terslemeleri, aslında bu içsel çatışmanın dışavurumudur.
Allah'tan dede iyi kalpli biri çıkmış da gemi bir şekilde yürümüş.
Eskiden örfün, adetin kurbanı çokmuş maalesef.
Şimdi de başka türlü "evlilik kurbanları" oluyor ya, neyse... Artık bilerek, görerek, isteyerek, kılı kırk yararak evleniyorlar da ne oluyor? Tanışıp flört ettiği süre kadar evli kalamayanlar var.
Bu kadındaki sabır ve tahammül bugünün insanında olsa, kim bilir ne güzellikler yaşanırdı. Mum gibi kendi yanmış ama etrafına ışık vermeyi ihmal etmemiş.
Rahmeti sonsuz, merhameti sınırsız olan Rabbim ikisine de gani gani rahmet eylesin. Cennette buluşup orada severler birbirlerini inşallah.
Allah Teâlâ herkese; kadir kıymet bilenleri, Allah için ve nefsi adına sevenleri eş etsin. İyilerle karşılaştırsın; tüm bekarlara güzel yazılar yazsın. Evli olanlara da huzur, sükunet, ülfet, meveddet ve bereket ihsan eylesin.
Hz. Ebubekir’in (r.a.) kızı Ümmü Gülsüm: "Allah'ım! Sana ibadet edecek ve bana sevgi yağdıracak bir eş istiyorum" diye dua edermiş; sonuçta da Talha b. Ubeydullah ile evlenmiş.
Biz de bu güzel duaya gönülden bir "Amin" diyelim.