Hatırladığım kadarıyla ilkokuldaki din dersi kitabında tevekkül için şöyle bir ibare vardı:
"Tevekkül; çiftçinin tarlasını sürüp çapaladıktan, tohumu ekip suladıktan sonra sonucu Allah'a bırakmasıdır."
Bu cümlenin ne anlama geldiğini pek de anlamadan, kalıp bir kelime dizilimi olarak ezberlemiştik. Gerek o dönemde gerekse tevekkülü tarif etmemiz gereken sonraki yıllarda hep bu misali verdik.
Daha geniş bir izah yapmak gerekirse tevekkül için, her kelimesi ayrı bir önem taşıyan şu tanımı yapabiliriz:
İsteğimize ulaşmak için elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra Allah’a (cc) dayanıp güvenmek ve işin sonucunu O’na havale etmektir. Müminin kendisini her durumda Allah’ın iradesi ve takdirine teslim ederek O’ndan gelene rıza göstermesidir.
Sözlükte "Allah’a güvenmek" anlamındaki "vekl" kökünden türeyen tevekkül; birinin işini üstüne alma, birine güvence verme, işini havale etme ve güvenme manalarına gelir. Birine güvenen kimseye "mütevekkil", güvenilene ise "vekil" denir.
Bu kavramın dilimizdeki duası ve anlamı da şöyledir:
“Bismillahi, hasbiyallahu tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.”
“Allah’ın adıyla! Allah’a tevekkül ettim. Allah’tan başka dayanılacak güç ve kuvvet yoktur.”
Şimdi sizden ricam, az önce bahsettiğim iki temel kavrama tekrar odaklanmanız: "Elimizden geleni yapmak" ve "Allah'a güvenmek."
Evimizin önünde bir tarla var; sahibini hiç tanımam. Ama bu tarla benim için adeta bir kitap oldu. Sahibi yazdı, ben okudum.
Buraya taşındığımızda sonbahardı; karşımda simsiyah, çıplak bir toprak vardı. Sonra birileri geldi, bir şeyler ekti ve gitti. Üzerine yağmur yağdı, kar düştü. Kış mevsimi geldi geçti; baharla birlikte tarla, yeşil peluş bir battaniye gibi serildi önümüze. Birkaç ay sonra ise rüzgâra karşı saçını tatlı tatlı savuran genç bir kız gibiydi benim nezdimde.
Gözümün önündeki bu değişim bana hep ilham kaynağı oldu, buraya bir şeyler karalamama vesile oldu; müdavimlerimiz hatırlar...
Sanki o ürünü gözümle "ben" büyütmüştüm. Hemen her gün balkona çıkıyor, bir bekçi edasıyla uzun uzun tarlayı izliyordum. Sonra tarla sahibi geldi; üç gün içinde ürünü biçti, havalandırdı, balya yapıp gitti. Bana sadece güzel bir görsel ziyafet kalmıştı.
Asıl hikâye bundan sonra başlıyor. Tarlada ne var ne yok alıp götürdüklerinde tarih 27 Mayıs’ı gösteriyordu. Hemen ertesi gün birkaç kişi geldi ve tarlayı güzelce sürdü. Hatta bir ara küçük bir çocuğun elindeki oyuncak gibi gördüğüm o devasa traktör, tarlada adeta sörf yapıyordu. Oradan oraya öyle deli dolu bir gidişi vardı ki... Nasıl olsa alan geniş, civar hep tarla!
Sonra modern bir tarım aletiyle siyah renkli tohumlar ektiler. Ardından tarla sahipleri arkalarına bile bakmadan gittiler. Gidiş o gidiş...
Konuyla ilgili bir yazımda "Bana eğlenilecek bir şey bıraktılar" dediğimi hatırlıyorum. Hakikaten de öyle oldu; onlar gitti ama benim gözetmenliğim devam etti.
Ekimden birkaç saat sonra yağmur yağdı, içim bir tuhaf oldu. Ertesi gün güneş açtı. Sonraki üç gün boyunca ara ara yağmur devam etti. Şöyle düşünmeye başladım: "Rabbim, tarlaya ekilen tohuma önce can suyu verdi, ertesi gün de iyice suladı." Sanki bu yağmur, gökten özel olarak bu tarla niyetine iniyor, diğer yerler de bundan nemalanıyordu. "Her ne ektilerse çabuk çıkacak" diye sevindim.
İşten anlayan birine sordum; o siyah tohumlar "ilaçlanmış mısır" tohumuymuş. Yani çiftçi sadece tarlayı sürmekle kalmamış, tohumun sağlığı için de "elinden gelen her şeyi" yapmıştı.
Sonrası ise tam bir teslimiyet ve tevekküldü. Netice mi? Bugün 18 Haziran ve tarlada yaklaşık bir karış boyunda, sıra sıra dizilmiş mısırlar arz-ı endam ediyor!
Çocukken din dersi kitabında okuduğum o klasik misali, bugün nihayet "yakînen" anladım. Tevekkül; elinden geleni yapıp sonucu Allah'a bırakmak, O'na koşulsuz güvenmek ve teslim olmakmış.
Fark ettim ki bugüne kadar yaptığım bazı tevekküller tabiri caizse hep "elimde patladı." Kendime dönüp, "Ben elimden geleni yaptım, gerisini Allah'a havale ettim" diyordum ya; meğer külliyen yanlışmış. Yalan demiyorum ama kesinlikle yanlış...
-Tevekkül ettiysem, sonradan niye bu kadar üzüldüm?
-Tevekkül ettiysem, niye ortaya çıkan sonuca razı olmadım?
-Tevekkül ettiysem, niye sürekli endişe edip sonucun peşine düştüm?
-Tevekkül ettiysem, niye içimi bir şeyler tırmalayıp durdu?
Tevekkülün hakiki tanımında bu huzursuzluklar yok! O halde bir yerlerde büyük bir yanlışlık vardı. Bir şeyler eksikti. Karşımdaki mısır tarlasına bakarken o eksiği okudum: Ben ya elimden geleni tam yapmamıştım (bunun iç huzursuzluğu vardı) ya da –söylemekten utanıyorum, Rabbim affetsin– Allah’a gerçekten güvenmemiştim.
İnsan birini kendine vekil tayin edince önce ona güvenir, sonra da işi ona bırakır, değil mi? Hem Allah'ı vekil ettiğimi söyleyeceğim hem de sonuç istediğim gibi olmayınca "kem küm" edeceğim... Yok böyle bir vekalet hukuku!
Şu satırları yazarken daha net anlıyorum ki tevekkül, şeksiz şüphesiz "güvenmek" demek. Hem sürecin hakkını verdiğin için kendine, hem de mutlak adil olan Allah'a güvenmek.
Hayat, türlü imtihanların yaşandığı koca bir sınav salonu. Bu imtihanlara hazırlanma sürecinde elinden geleni yaptıysan kendine güveneceksin. Sonuç için de –senin hakkında nasıl bir planı olduğunu bilmediğin halde– Hakk'a güvenirsen, kimsenin hakkına girmemiş olursun.
Ürününü sağlam istiyorsan, görüneni (yani üstüne vazife olanı) yapacaksın. Görünmeyenden ve gücünün üstündekinden sen mesul değilsin.
Tam bu sırada kulağımda o ayet çınlıyor:
“Ey iman edenler! İman edin...” (Nisâ Suresi, 136)
Hâlbuki biz zaten iman etmiştik, değil mi? Rabbimiz bize niye tekrar aynı şeyi söylüyor? Çünkü dilimizle iman ettiğimizi söylerken, kalbimizle ve fiillerimizle bir tezat yaşıyoruz. İşte içimdeki o huzursuzluğun sebebi buymuş.
Tarla şimdi gözüme gözüme bakıyor.
Tek sıra halinde dizilmiş o mısırlar bana tevekkül ve teslimiyeti fısıldıyor...
Rabbim! Anlamayı, idrak etmeyi, gerçekten iman etmeyi, teslim olmayı ve tam manasıyla "müslim" olabilmeyi nasip et.