“Dünya boş…” dedi ihtiyar, dudaklarının kenarında yarım kalmış bir tebessümle. Bunu öyle bir söyledi ki, sanki bir hüküm değil de, yılların içinden süzülüp gelen bir sızıya benziyordu.
Kasabanın en eski kahvesinde oturuyordu. Önünde dumanı çoktan sönmüş bir çay bardağı. Etrafında konuşanlar, gülenler, oyun oynayanlar… Ama o, bütün bu seslerin ortasında, sanki sessizliğin en derin yerindeydi.
Gençlerden biri dayanamayıp sordu:
“Amca, dünya nasıl boş olur? Bak herkes burada, hayat mutluluk saçarak akıyor…”
İhtiyar gözlerini kaldırdı. Gençlerin yüzüne tek tek baktı. Her birinde ayrı bir telaş, ayrı bir heves vardı. Sonra tane tane, telaşsızca:
“Ben de sizin gibi dolu sanırdım dünyayı." dedi. "Kalabalıklar, dostluklar, sevdalar… Hepsi vardı. Bir hayale sarılıydım, kendimi öylesi bir oyunda sanıyordum.”
Bir an durdu. Parmaklarıyla masanın kenarını yokladı. Geçmişin izlerini arıyor gibiydi.
“Bir gün baktım,” dedi, “en çok güldüğüm dostum yok. En çok sevdiğim ses susmuş. Ev dolu, ama içi boş. Sofra kurulu, ama kimse yok gibi…”
Gençlerden biri hafifçe gülümsedi: “Ölüm var diye dünya boş olmaz ki.”
İhtiyar bu kez daha derin gözlerle baktı:
“Ölüm değil evlat… Unutulmak.”
Kahvedeki sessizlik katmerleşti.
“İnsanlar var sandığın yerde aslında hatıralar var. Konuşmalar var sanırsın, ama çoğu kendi kendine konuşur insan. Kalabalık sandığın şey, yalnızlıkların yan yana durmasıdır.”
Gençlerin yüzündeki ifade değişmişti.
İhtiyar çayından bir yudum aldı, soğuk olduğunu fark etti ama belli etmedi.
“Dünya boş…” dedi yine. “Çünkü herkes bir gün çekip gidiyor. Geriye kalan ne biliyor musunuz?”
Kimse cevap veremedi.
“Bir sandalye, hatıralar… Bir isim… Bir de içini burkan bir sessizlik.”
Sonra hafifçe gülümsedi:
“İşte o yüzden, dolu sandığınız yerler aslında en boş yerlerdir. İnsan, ancak kalbinde taşıdığıyla vardır. Geri kalan… sadece bomboş, kuru kalabalık.”
Kahvenin uğultusu yeniden başladı. Ama o gün, o masada oturan gençlerin hiçbiri artık eskisi gibi şen şakrak konuşmadı.
Çünkü ilk defa fark etmişlerdi:
Dünya gerçekten boş değildi.
Ama dolu sandıkları şeylerin çoğu, aslında yok hükmündeydi.