Bir belgesel sayesinde, bizim bilmediğimiz ama onlarca yıldır bilinen olan, Amerika'nın göbeğinde yaşayan bir Yahudi cemaatinin özel yaşamına vakıf olduk.
Aslında bu hareket, 1648 yılında Polonya'da meydana gelen ayaklanma sonrasında Yahudilerin büyük bir katliama maruz kalmaları neticesinde oluşan bir sorgulama ve yapılanmanın ürünüdür. Ayrıca Sabatay Sevi'nin Yahudiler üzerinde bıraktığı travmalar da bu oluşumun tezahüründe etkili olmuştur. Hareketin halk arasında rağbet bulmasının temelinde ise dini otoritelerin soğuk, resmi ve yavan din anlayışına getirdiği çözümler yatar.
Dolayısıyla Yahudilerin yaşadıkları dönemdeki maddî ve manevî sıkıntılarını gidermeyi, ruhsuzlaşan dinî hayata bir soluk ve hareket katmayı amaçlayan, sosyal travmalara tepki olarak doğan bir harekettir.
Kurucusu Yisrael ben Eliezer'dir; kuruluş yılı ise 1750.
Oysa geleneksel Yahudi anlayışı ve Yahudi tarihi Hz. İbrahim (as) ile başlamaktadır (M.Ö. 1900 - M.Ö. 1700). Bizim bildiğimiz Hz. Musa (as) ile olan hikayeleri ve Mısır'dan çıkıp Kızıldeniz'i yararak geçişleri ise M.Ö. 1446 veya M.Ö. 1250 yıllarına dayanır (Kaynak: Dünya Dinleri, Şinasi Gündüz).
Bu tarihler; Yahudilerin köklü geçmişi, bugünkü hâlleri ve aradaki gelişim sürecini anlamak açısından önemlidir. Yani ta o zamanlardan itibaren tahrif edilmeye başlanmış ki Hristiyanlık gelmiş. Onun tarihi ise herkesçe mâlum. Ancak Yahudiler, biraz ilâhî biraz beşerî olan dinlerine sıkı sıkıya sarıldıkları ve başka din kabul etmedikleri için Hristiyanlar zor zamanlar yaşamış.
Sonra ne olmuş? Onlar da tıpkı Yahudiler gibi dini tahrif etmeye; kafalarına veya menfaatlerine göre emir ve yasaklarda artırma, eksiltme yapmaya başladıkları için aslından bambaşka bir din ortaya çıkmış.
Ve nihayetinde yepyeni bir nur parlamış dünya semalarında: İSLÂM.
Son ve tamamlanmış bir din olduğu için muhafazası Allah'a ait olan; kıyamete kadar bütün insanların inancını ve ihtiyaçlarını karşılayacak kadar geniş alanı, hacimli bir kitabı ve karanlık nokta bırakmayan sünnetiyle kemale ermiş bir din...
Gelelim belgeselin bize şaşkınlık veren hâllerine:
Adamlarda şöyle bir sistem var: Ortada dinî bir yasak var (ki bunlar ekseriyetle bir önceki din adamlarının uydurması) ama nefsî veya zaruret gereği onun yapılması lâzım. "Bu yasağı delmeden çevresinden nasıl dolanılır?" diyerek her bir yasağa farklı bir çözüm yolu bulmuş ve güya "Yahudi aklı"nı konuşturmuşlar.
Aslında onların yaptığı bu pratikleri biz ta Hz. Musa (as) zamanındaki büyük dedelerinde de görüyoruz.
Allah Teâlâ, cumartesi gününü onlar için kutsallaştırıyor ve bir imtihan sebebi olarak "o gün çalışmayı ve balık tutmayı yasaklıyor." Bu akıllılar (!) ne yapıyor? Cuma gününden tuzakları hazırlıyor; cumartesi bu ağlara balıklar takılıyor ve pazar günü avlanma serbest olduğu için o günün niyetine dünden yakalananları da topluyorlar. Bir günde iki günlük iş çıkarıyor ve buna da "Yahudi aklı" diyorlar. Peki, onların bu hilesine Allah Teâlâ kanıyor mu? Hâşâ!
"Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Onlar, cumartesi tatili yaptıkları gün, avlayacakları balıklar sürüler halinde suyun yüzüne çıkarak onlara doğru gelirken; tatil yapmadıkları günde ortalığa çıkmıyorlar diye cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Yoldan çıkmaları sebebiyle onları işte böyle sınıyorduk." (Â'raf, 163)
Günümüzde de yaygın olarak sürdürülen bu ve benzeri uygulamalara; Şabat kurallarını aşmak için kullanılan akıllı ev sistemleri, mülkiyet alanı meselesi ve başka yasaklara karşı üretilen ilginç ve pratik çözümler, garip gelenekleri görünce hepimiz hayrete düştük.
Hristiyan Katolik dünyasında da benzer misalleri görmek mümkün: Cuma günleri kırmızı et yasağını çiğnememek için kümes hayvanları veya su domuzu gibi canlılar, papanın özel izniyle balık kategorisinde kabul edilir ve "beyaz et" niyetiyle yenir.
Aforozun etrafından dolanma da yine Hristiyan aklına bir örnektir: Kral ve soyluların kamuoyuna açık pazar yerlerinde "kendi kendilerine konuşuyor" gibi yaparak gerçekte siyasî talimatlarını ulaştırması gibi...
Ancak Yahudilerin başta domuz eti olmak üzere harama karşı mesafeli oluşları, tüm zorluklara rağmen inançlarına sahip çıkmaları; kılık kıyafetten eğitime, ev hâlinden evlilik kaidelerine ve emirlere itaat konularına gösterdikleri bağlılık da ayrıca irdelenmeli.
Belgesel sayesinde gördüğümüz Şabat günü icatları veya diğer pratik çözümler, bizim toplumumuzda ironik şakalar yapılmasına sebep oldu. Güldük, eğlendik.
Ama şimdi sadede gelelim ve ibreyi kendimize çevirelim:
İslâm coğrafyasında zekat ödememek için malın yılı dolmadan eşe-dosta hibe edilip geri alınmasına ne dersiniz?
Bir başka örnek: Iskât-ı salât ve devir işleminde az bir parayı elden ele dolaştırarak büyük bir borcu düşürmek ya da yemini bozmamak için kapıyı elle değil ayakla açmak, hukukî biçimselliği koruyup özü tevil etme çabasının tipik örnekleri değil mi?
Yine üç talakla boşanan çiftlerin yeniden evlenebilmesi için kadının kâğıt üzerinde başka biriyle formalite icabı (hülle) evlenip ertesi gün boşanması yöntemi filmlere bile konu olmadı mı?
İslam'ın ciddi bir boşanma ve yemin cezası nasıl da sulandırıldı?
Kredi ve faiz için uygulanan da "Müslüman aklı" mı acaba? Faiz yasağını aşmak için banka veya şahısların gerçekte var olmayan bir malı kurgusal olarak alıp satması (muamele-i şer'iyye)... Bunlara ne dersiniz?
Evet, bu durumlar fıkıh literatüründe "hiyel-i şer'iyye" (şer'i çareler) olarak adlandırılır ve temel mantık açısından Hassidik gelenekteki uygulamalarla büyük benzerlik gösterir.
Her üç inançta da amaç; dinî hüküm veya yeminin lafzına (şekline) harfiyen uyarak günaha girmekten kaçınmak, ancak emrin arkasındaki aslî ruhu veya kastı bir şekilde etrafından dolanarak aşmaktır. Kiminde bu durum almış başını gitmiş, kiminde ise birkaç maddeyle sınırlı kalmıştır.
İslâm fıkıhçılarının bir kısmı bunu zaruretten doğan meşru çözümler olarak görse de çoğunluk, dinî hükümleri dolandırmaya yönelik bu tür hileleri ahlâken ve dinen caiz görmez.
Dolayısıyla her üç ilahi dinde de kuralların lafzına uyup özünü esnetmeye dayalı benzer pratikler maalesef mevcut. Bu yaklaşım, yasağın insan ruhuna ve ahlakına olan dönüştürücü etkisini zayıflatıyor.
Bu belgesel, İslâm dininin fıtrata en uygun din olduğunu; hayatın nizamı, dünya ve ahiret mutluluğu için getirdiği kaidelerle ne kadar yaşanabilir ve kolay olduğunu bir kere daha gözler önüne seriyor. Tahrif edilen ilâhî dinler bir tarafa özellikle Hindistan gibi, erken kalkanın din diye ortaya attığı ve akıl almaz çile ve yoksunluklarla dolu olan olan inanış şekilleri, hem insanın bir inanca olan hasretini hem de bu inancın ne kadar istikâmet üzere olması gerektiğini gösteriyor. 4 km'lik yoldaki tapınağa, dualarının kabul olması için yuvarlanarak gitmek nasıl bir iman nasıl bir azimle nasıl bir zülumdür? Daha neler neler...
Müslüman bir coğrafyada, Müslümanca yaşamak ne büyük bir nimet! Keşke idrak edebilsek, keşke eşsiz dinimizin kıymetini bilsek ve en önemlisi, teoride öğrendiklerimizi pratik hayata taşıyabilsek...
Hassidik belgeseli bize gösterdi ki: İman varsa imkân da var. Ancak onlarınki gibi sonradan problem çıkarıp hayatı çekilmez kılan ve ardından gelenlerin o sorunlara hileli çözümler aradığı bir yapı değil; varlığından itibaren kolaylık ve müjde getiren bir din... Elhamdülillah.