Savaşın zemini önce zihinlerde algılar oluşturup düşmanlıkları yaygınlaştırarak başlar. Zihinlerde oluşan savaş zeminini meydanlara taşımak daha kolaydır. Medya psikolojik savaşın oluşumunda öncü birlik rolünü görür. Bunun için yalan haberler, çarpık ve eksik bilgiler, bağlamından koparılmış söylemler, düşmanlık üretmeye dayalı tercüme, dedikodu ve zanni malzemelerle süreç işletilir.
Amerika Irak'ı işgal ederken "Irakta nükleer bomba var" yalanlarına devletleri inandırıp Irak'a girdi. Afganistan'ı "terör" yalanıyla işgal etti. Venezuellanın petrollerine "diktatör ve "uyuşturucu ile mücadele" diyerek çöktü. Amerika her zaman masum bir nedenin arkasında kendi sömürgeci yüzünü gizlemesini bilir. Demokrasi kavramının arkasına kendi diktatörlüğünü, insan hakları söyleminin arkasına kendi hegemonyasını, kalkınma söyleminin arkasına kendi emperyalist çıkarlarını yerleştirmesini bilir.
Amerika ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki savaşta da "insan hakları, kadın cinayetleri, molla rejimi, nükleer, terör destekleyici" ifadeleriyle işgalini meşrulaştırmaya çalıştı. Tek başına İran'da hiçbir hedefine ulaşamayan Amerika, İran'a en yakın komşu ülkeler eliyle İran'ı cezalandırmak istedi. Kuzey Irak başta olmak üzere İran'daki Kürtleri silahlandırmaya çalıştığı gibi Türkiye ve Azerbaycanı, savaşın içine çekmek için "sahte bayrak operasyonlarıyla" hareketlendirmek istedi. Bunun için etnik, mezhebi ve tarihi fay hatlarını yeniden aktifleştirmeye çalıştı.
"Türkiye'ye İran'dan füze atıldı" denilip Türkiye'yi savaşa çekmek ve NATO'yu devreye sokmak" için üretilen yalan ne ise; "Ensarullah Kabeye saldırıyor" yalanıyla da "Müslümanların Natosu ilan edilen Mekke Antlaşması" üzerinden savaşa teşvik etmek aynı zihniyetin ürünüdür.
Amerika kendi siyasetini sürekli bölge işbirlikçisi aktörlerin arkasına gizleyerek yapma konusunda mahirdir. Ve biz hala "sinsiliğin" siyaset olarak bize nasıl aktardıklarını görmüyoruz.
Kabe'ye yönelik bir tehdit olmamasına rağmen ve Ensarullah hareketinin en üst düzey yetkilileri, ortaya atılan iddiaları red etmesine rağmen birileri ısrarla "Kabeyi yıkacaklar" yaygarasını kopararak dikkatleri farklı noktaya çekiyor.
Kabe'nin yıkılma tehlikesi yok lakin "Suud iktidarının, bölgedeki Amerika hakimiyetinin" belki sarsılma tehlikesi var. Korunmak istenen "Mekke" mi yoksa Amerika'nın Ortadogu'daki düzeni mi? Mekke'yi savunurken dikkat edelim ki Amerika'nın Ortadoğu'daki düzenini korumayalım.
Yıkılmak istenen Mekke değil Mekke'yi barış döneminde kapitalist sermaye düzenine peşkeş çeken, savaş döneminde ise kendine kalkan yapan Suud eksenli Amerika düzenidir. Allah'ın evi Kabe'de, Gazze'nin yerleyeksan edildiği dönemde bırakın Gazze'ye yardım etmeyi DUA dahi edilmesini yasaklayanlar bugün Kabe üzerinden haysiyet cellatlığı yaparak kendi işbirlikçi iktidarlarına malzeme oluşturuyor
Sıffın savaşında Kur'an'ı mızrakların ucuna takan zihniyet, bugün "Mekke'ye saldırı" tehdidi adı altında Ensarullah'a karşı sahayı domine etmek istiyor. Kendi kirli emellerine Kabeyi araçsallaştırıyorlar.
Suudi Arabistan Kabeyi ve ümmetin imkânlarını Amerika'ya peşkeş çekip her türlü kirli ilişkiyi sürdürürken Kabe hassasiyeti olmayanlar şimdi Kabeyi korumak bahanesiyle harekete geçiriliyor. "Suudi Amerikaya" dönüşmüş bu adamların elinden Kâbe'yi almak kayıp değil kazançtır.
Husiler "Kabeyi yıkmaya çalışıyor" söylemi, korku iklimi oluşturup algı operasyonuyla savaş çığırtkanlığına zemin oluşturmaktan öteye geçen bir durum değildir. "Sinsilik siyasetinin" yansıması olan söylemlere dikkat etmeliyiz. Zalimlerle zillet içinde yer alan ülkelere, yapılara karşı değerlerimizi korumalıyız.
Kabe, Suudi Arabistan'dadır lakin Suudi Arabistan'ın Kabesi (merkezi, duruşu) Amerika'dır. Amerika'yı Kabe haline getirmiş olanların bugün Kabe hassasiyeti üzerinden Kabeyi kendisine kalkan eylemesi savunulacak bir durum değil utanılanılacak bir durumdur. Büyük şeytan Amerika'nın sinsi oyunlarını kendilerine siyaset olarak belirleyenlere dikkat edelim.
Servet, şöhret, şatafat üzere kurulu petrodolar kıbleli, Washington merkezli Suud hanedanlığına karşı çıkmak asla Mekke ve Medine'ye karşı olmak değildir. Bilakis bu ümmetin imkânlarına, mekanlarına çöküp kendi şatafatları için Amerika'yı besleyen kölelik düzenlerine karşı çıkmak Mekke'nin ve Medine'nin ruhuna sahip çıkmaktır.
Zevku sefaya, saraylara, yatlara, altından klozetlere gelince onlar yesin yaşasın, zorluğa gelince ümmetin evlatlarını İslami argümanlarla, sembollerle cepheye çağırsın. Böyle bir ahmaklık olmamalıdır. Kim yiyorsa, kim imkanlardan yararlanıyorsa onlar bedel ödesin. Amerika'ya dayananları Amerika kurtarsın.
Yıllarca Yemen'i ambargoya tabi tutup binlerce insanı açlıkla terbiye etmeye çalışanlar, Yemenin İsrail'le mücadelesinde dahi Yemen'i bombalamaktan geri durmayanlar, aynı zamanda Kabe'den elde edilen gelirleri Gazze yerine Amerika'ya seferber etmiyor muydu? Filistin'in en yoğun bombalandığı bir evrede aymazca "Filistin umurumda değildir" diyerek adeta İsrail'i alkışlayanlar bunlar değil midir? Filistin umurumda değildir diyerek efendilerini memnun etmeye çalışanlar bizimde umurumuzda olmamalıdır.
Akıllı ve ahlaklı bir müslüman bırakın bunlar için bir kurşun atmayı bir Twitter dahi atmamalıdır. Amerikayı ve İsrail'i büyüten bunların ihaneti, sessizliği, gönüllü köleliği ise Amerika ve İsrail'den önce içimizdeki Amerikalılarla yüzleşmeliyiz.
Bir taraftan ümmetin kutsal mekanlarında ümmetin imkanlarını Amerika'ya ve kendi zulüm saltanatlarına, saraylarına, şatafatlarına şahsiyetlerini peşkeş çekenleri "ümmete liderlik!" yapıyorlar diyerek taltif edeceksiniz.
Diğer taraftan şahsiyetleriyle şatafattan, saraylarda uzak kalıp Amerika'yla, İsrail'le mücadele ederek mutevazi evlerinde halkının içinde şehadete ulaşanlar "ümmetin düşmanları!" olarak tanımlayacaksınız. Sormak lazım ümmet anlayışına zalimler mi yön veriyor? Saraylarda yaşamak için şahsiyetini feda edenlerle sarayları şahsiyetine feda edenler arasında duruş, düşünce, eylem hep farklı olacaktır. Sapıkları da sadıkları da iyi tanımalıyız.
Amerika İran karşısında aldığı yenilgileri ve sarsılan düzenini yeni korku iklimleriyle, yeni oyunlarla tahkimleştirme çabalarının ürünü olan operasyonel yalanlarına dikkat etmeliyiz. Söylenen yalanlara inananlar artıkça yalanlar da yalan söyleyenler de artar.
İsrail her gün mescidi Aksayı adım adım yıkıma götürüyor. Her gün baskın düzenliyor, kimlerin mescide girip çıkacağına karar veriyor. İsrail'in eli kanlı yetkili katilleri zırt pırt mescidi aksaya ayak basıyor, meydan okuyor.
Her gün "Mescidi Aksa'nın" yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Ve Mescidi Aksayı yıkmaya çalışanlarla, İslam coğrafyalarını işgal edenlerle kimlerin mücadele ettiği de kimlerin müttefik olduğu da biliniyor.
Amerika'nın kafasıyla hareket edenlerle Amerika'ya kafa tutanlar bir olmaz. Amerika'nın gölgesinde siyaset yapanları dini kavramlarla, fetvalarla savunup Müslümanların kanını akıtmak münafıklık fıkhının gereğidir. Bunlardan en önemlisi Suudi Arabistan Mescid-i Nebevi Diyanet İşleri Başkanı Abdurrahman Sudeysinin fetvasıdır:
"Husilerin, Müslümanların kalbinde büyük bir hürmete ve yüce bir makama sahip olan kutsal mekanlara yönelik saldırıları, iddia ve sloganlarını çürütmekte; eylem ve uygulamalarıyla aralarındaki apaçık çelişkiyi gözler önüne sermektedir
Hz. Peygamber (s.a.v) de şöyle buyurmuştur: 'Her Müslümanın diğer bir Müslümana kanı, malı ve ırzı (namusu) haramdır.'"
PEKİ EY SUDEYSİ; SİZİN ÜLKELERİNİZDEKİ AMERİKA ÜSLERİNDEN MÜSLÜMANLARIN BAŞINA BOMBALARIN DÜŞMESİ, SİZİN PARALARINIZ VE İŞBİRLİĞİNİZLE GAZZE'NİN YERLEYEKSAN OLMASI HATIRLATTIĞINIZ HADİSİN NEREDESİNDE DURUYOR? MÜSLÜMANLARIN BAŞINA BOMBALAR DÜŞÜRÜRKEN AKLINIZA GELMEYEN HADİS, BAŞINIZA BOMBALAR DÜŞERKEN HATIRLANIYORSA BURADA BİR MÜNAFIK AKLI VE FIKHI YOK MU?
Amerika'nın siyasal aklıyla kurulan hiçbir kurum ve organizasyondan müslümanlara hayır gelmez. Amerika sembolik olarak bizden görünenlerin eliyle kendi işlerini hal ediyor.
Mekke antlaşmasına ne anlamlar yüklenmişti. Şimdi neler çıkıyor. Müslümanlar olaylardaki adamlara değil olayların arkasındaki akıllara bakmayı başarmalıdır. Kolay manipüle ediliyoruz maalesef.
Düşünebiliyor musunuz İsrail'e karşı direnen Ensarullah'ın vurulması için " Mekke Antlaşması" üzerinden "cihat!" çağrısı yapanlar aynı zamanlarda Gazze'ye düşen bombalar için "Mekke antlaşmasını" hatırlatmıyor bile. Bu bile "Mekke Antlaşmasının" psikolojik etki alanını yansıtıyor.
"Müslümanları Natosu" da Müslümanlara karşı kışkırtılıyor. Oysa gavurun Natosunda müslümanlar gavuru korurken, "Müslümanların Natosunda" müslümanlar birbirini vurmak için seferberlik ilan ediyor. Kim için İsrail'i vuranları vurmak için, Amerika'nın götünü öpenleri, ümmetin gelirlerini ümmetin düşmanlarına ve kendi zevklerine peşkeş çeken Suudi'yi korumak için.
Gazze'nin en yoğun bombaladığı dönemde "Filistin umrumda değil" diyen, Amerika'nın kıçını öperek itibar arayan, Eipstein dosyalarında ismi çıkanları, İstanbul'da konsoloslukta Cemal Kaşıkçı adlı gazeteciyi doğrayanları korumak için " Mekke Antlaşması" devreye koymaya çalışan akıla veyl olsun.
Madem Mekke ittifakı kutsal yerler hassasiyeti üzerinden konsolide edilmiş hadi "üç lider bırakın Mescidi Aksayı kurtarmayı birlikte ziyaret etsin." İsrailli bakanların meydan okuduğu gibi meydan okusun. Gazze yerleyeksan olduğu halde hiçbir yetkili canı pahasına Gazze'yi ziyaret etmeyi dahi gündemine almadı. Sınır kapılarına dayanmadı.
Yemenle mücadele için ordu seferber etmek isteyenler İsrail'le mücadele etmek için "vicdan çağrısından" öteye geçmeyen çabalar sergiliyor. Söz konusu İsrail olunca "teknik ve askeri kapasite eksiklilerini" bahane edenler Yemen veya İran olunca taşla dahi cepheyi tahkim etmeye çalışıyor.
Mesele teknik ve askeri eksiklikten öte içinde bulundukları ittifaklardır, uluslararası organlardır, müttefiklikleridir. Batı'nın ajandasını Dogulu devletlerin eliyle yürütülmesi batıdan başka hiçkimseye yarar sağlamayacaktır.
Bölge ülkeleri için ne Yemen ne İran tehdittir. En büyük düşman ve tehdit Amerika ve İsrail iken bunlarla mücadele edenleri düşmanlaştırmak ve çeşitli manipülatif bahanelerle savaşmak başta Türkiye olmak üzere hiçbir ülkeye yarar sağlamayacaktır.
Müslüman topluma "Mekke İttifakı İsrail'e karşı kuruldu" deyip İsrail'le savaşan Yemeni baskılamak ve bizzat Trump'un ifadesiyle "İsrail'in ileri karakolu olan Suud'un kirli iktidarı için savaşa girmek" asla dogru değildir.
Türkiyeli Müslümanlar olarak siyasi bir gücümüz olmasa da söylemsel olarak asla bu kirli ve sinsi siyasetin bir parçası olmamalıyız. Düşmanı İslam olanları memnun edecek süreçten kaçınmalıyız.
Amerika, İsrail'e karşı sözkonusu devletlerin olası her türlü girişimini engeleyip tehdit ederken İsrail'e karşı mücadele eden Yemen'e, İran'a karşı mücadelede ise bölge ülkelerini tahrik ve teşvik etmektedir. Burada sorun Amerika'dan önce Amerika'nın bu politikalarına alet olanlardır. Müslümanlar olarak siyasi bir gücümüz olmasa da söylemsel olarak asla bu kirli savaş çığırtkanlıklarının besleyicisi olmamalıyız.
Başta Filistin davası olmak üzere mücadelemizi "söylem ve vicdani sesleniş" safhasından çıkarmalıyız. Başkalarının vicdanına kendimizi teslim etmemeliyiz. Zira mesele salt bir vicdan ve hukuk mücadelesi değil güç ve kuvvet meselesidir. Birleşmiş Milletler toplantısında Ortadoğu'da giden liderlerin hepsi neredeyse "Gazze'nin trajedisini ve yalnızlığını, İsrail'in katliamlarını, işin vicdani yönünü vurguladı." Duygusal söylemler ile kendimizi sorumluluktan kurtaramadığımız gibi Filistini de kurtaramayız.
Söylem itibariyle herkes Gazze'nin yanında ise Gazze neden bu durumda? Gazze gözlerinizin önünde yerleyeksan edilirken siz ne yaptınız? Gazze'nin katline ferman buyuran İsrail'e bol keseden terörist deyip bu teröristlerle doğrudan veya dolaylı işbirliği yapanlar kimler? İsrail'i her türlü silahla, diplomasiyle destekleyen Amerika'ya neden birşeyler diyemiyorsunuz? İsrail'i kınayıp Amerika'nın övgüleriyle gururlanmak hangi siyasi aklın ürünüdür. İsrail'i, Amerika'nın bölge aklı ve planlarıyla yok etme hayalinizden uyanın.
Güzel sözler yerine güzel eylemler tarihin akışını değiştirir. Cevdet Said'in ifadesiyle "İrade-güç-eylem" denklemi önemlidir. İrademiz olmadıktan sonra gücümüzün farkına varmayacagız ve eyleme geçemeyeceğiz. Eyleme geçilmedikçe kendimizi güzel sözler sığınağına atacağız. Cesur ve akıllı insanların tarihe yön verdiği hakikatini ifade eden Aliya İzzetbegoviçin deyimiyle;
"Tarih baştan aşağı, küçük fakat kararlı, cesur ve akıllı insan topluluklarının, hadiselerin seyrini değiştirdiklerini anlatan bir hikayedir."