Bir zamanlar tanıdığım bir kadınla geçmişe dair sohbet ederken şöyle demişti: "Rahmetli annem beni çok severdi. Çocuklarımı alıp ona giderdim, akşama kadar otururdum. Akşam olunca da eşim gelir, akşam yemeğini yer eve öyle dönerdik."
"Bir keresinde baktım bizim gelini azarlıyor mutfakta. 'Ben sağ olduğum sürece kızım gelecek. Sen ona da torunlarıma da karışmayacaksın, hizmet edeceksin' diyor. Demek ki gelin vızırdadı."
Son cümlesini gülerek söyledi.
Annesinin arkasında olmasının gururunu yaşayarak... İçim burkuldu.
Aradan seneler geçti. Bir Kur'an kursunda görev yaparken yaşlı, hanım hanımcık, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir teyze gelmeye başladı.
Benden bile önce geliyor, diğer talebelerden çekindiği için en son okuyor, sadece işi olduğu zamanlar izin alıp önce okuyarak gidiyordu.
Bu kadın da diğer pek çok talebe gibi dersini yapamadığı zaman "Ah hocam, kafam dolu, almıyor almıyor" diyordu. Biz de bu sitemlere alışık olduğumuz için her defasında aklımızca çözüm önerileri sunuyorduk: "Her şeyi kafanıza takmayın, affedin, geçmişi unutun..." filan.
Yine bir gün herkes gitti, bu talebemle baş başa kaldım. Okumaya başladı. Kur'an'ı yüzünden okurken çok bunaldı, ezbere geçti. Okudu, olmadı; tekrar aldık, yine olmadı. Kafası çok dağınık gibiydi.
— Bir şey mi oldu teyzem? diye sordum.
Bana baktı, baktı ve ağlamaya başladı.
Hay Allah! Yine dert küpü biri... Ne yapmalı? Nasıl teselli etmeli? Belli ki çok dolu, önce boşaltmak lazım.
Elimi elinin üstüne koydum. O da diğer elini benim elimin üstüne koydu.
— Seni bu kadar üzen ne varsa bana anlatabilirsin, dedim; sesim titreyerek, gözlerim buğulu...
Yetişkin ve psikolojik olarak rahatsız bir çocuğu varmış. Onunla ilgili bir şeyler yaşamış, bunalmış. Hem ağladı hem anlattı. Daha sonra laf lafı açtı ve nasıl evlendiğinden bahsetmeye başladı:
"Ben filan köyde doğdum. Genç kızlığa yeni erdiğim dönemler...Bir gün tarladan geldik anamla. Eve misafir gelmiş, babamla oturuyorlar. Biz kız kardeşlerimle yemek hazırlığına giriştik. Anam geldi yanımıza, gözünden bulgur gibi yaş akıyor. 'Ne oldu ana?' diye sordum. 'Kızım, bu misafirler babanın tanıdıklarıymış, seni istemek için şehirden gelmişler. Baban da vermiş. Bizim işimiz gücümüz çok, siz kızı alın gidin, ne eksik varsa yapın demiş. Onlar da kabul etmişler. Yemekten sonra onlarla gideceksin' dedi."
"Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. 'Ben istemem' diye ağlamaya başladım. Anam da ağlıyor ama babam rahmetli çok sert, titiz biriydi. Hiçbirimize tek laf ettirmedi. Ah hocam! Anama, kardeşlerime sarıldım, ağlaşarak ayrıldık. O gece beni alıp geldiler, üzerimde tarladan gelmenin yorgunluğuyla... Hiç bilmediğim insanlar, hiç bilmediğim bir ev..."
"Oğlan askerden yeni gelmiş, rahmetli babasından kalan dükkânı çalıştırıyormuş. Bir görümcem, bir de kaynanam var. O eve gelince ben diğer odadan dışarı çıkmıyorum. Gündüz ev işi, çeyizlik şeyler yapıyoruz. Gece olunca görümcemle aynı odada yatıyorum ama çok korkuyorum; 'Ya oğlan odaya giriverirse' diye gözüme uyku girmiyor. Yüzünü hiç görmedim. Sadece bir sabah kapısı yarım açık kalmış, ayaklarını gördüm. Bembeyaz çorapları vardı. 'Demek ki temiz biri' diye düşündüm."
"Aradan bir hafta filan geçti. Kaynanam dedi ki: 'Bugün hamama gideceğiz.' Sevindim. Köyden geldiğim elbiseyle duruyordum. Biraz temizlenir paklanırız, işimize öyle devam ederiz, düğüne kadar işler biterse köye de giderim diye umutlandım. Hamamdan geldik, akşam yemeği hazırlıkları yaptık, yedik içtik. Bana daha önce terziye gidip diktirdiğimiz bir elbiseyi getirdiler. 'Bunu giy' dediler. Şaşırdım. Oysa bu güzel elbiseyi düğünden sonra giyerim zannediyordum. Sonra elimden tutup oğlanın odasına atıverdiler. 'Nikâhınız oldu, siz karı-kocasınız' dediler. Ne düğün var ne ana-baba ne kardeş ne de dost-arkadaş... Hiç kimse yok. Eşimi ilk o zaman gördüm..."
Eşini ilk defa evlendiği gece görenlerle ilgili çok hikâye duymuştuk ama böylesini ilk defa duyuyordum.
Diğerlerinde iyi kötü yine bir düğün oluyordu...
Elindeki peçeteyle gözyaşlarını sildi, anlatmaya devam etti:
"Kaynanam çok sert biriydi, bana hiç acımazdı. Babam bile acımamış, o mu acıyacak?! Üst üste çocuklarım oldu. Evin işi gücü, çocuklar, hepsi benim üzerimdeydi. Bağ-bahçe işimiz de vardı. Eşim de huysuz biriymiş, kader işte...
Görümcem çocuklarını alır, gelir akşama kadar otururdu da 'Aha ben de şuna yardım edeyim' demezdi. Onları yedir içir, çocuklarına hizmet et... Bir de akşam enişte gelirdi. Hadi yine yap-et, yıka-temizle. Onun çocukları da yaramazdı, 'Dur' demezdi. Bizimkiler de onlara uyardı. Kaynanam dört sene yattı, tek başıma yıkadım, baktım. Kızı gelirdi, yine elini sürmez, yer içer giderdi. Yine de kat kat helâl olsun..."
Hikâyenin burasında yüreğim yandı. Girişteki hatıranın diğer yüzünü dinliyordum.
Çok daha evvelden, o kadının, bu talebemin görümcesi olduğunu öğrenmiştim. Demek ki her olayı çift taraflı bilmek lazımdı.
— Hocam senin de kafanı şişirdim, dedi.
Biraz soluklandı:
"Kaynanam vefat etti. Aradan bir zaman geçti, eşim hastalandı. Veremmiş... Ona mı üzülürsün, yetim kalacak çoluk çocuğa mı?! Ana-baba zaten misafir gibi gelip gidiyor. Allah'tan oğlanların ikisi yetişti de babalarının işini yürüttüler. Altı tane çocuk... Biri hariç hepsini tek başıma evlendirdim, ev ocak ettim. Şimdi her biri bir yerde. Burada sadece ikinci oğlum kaldı. Onun eşi çok iyi, ana-kız gibiyiz. Her işi beraber yaparız. O bana danışır, ben ona..."
Nihayet yüzümüzü güldürecek bir yere gelmiştik.
"Ama hasta oğlum için çok üzülüyorum. Keşke onun da bir evi, çoluk çocuğu olaydı. Allah razı olsun, bu gelin onun da kahrını çekiyor. Üzüm üzüm üzülüyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Nerede doktor varsa götürdüm, hocalara okuttum. Çay, sigara, uyku... Başka bildiği yok. Ağabeyleri yanlarına aldılar, iş buldular ama hiçbirinde çalışamadı."
Durdu, yeniden ağlamaya başladı: "Ah hocam, bu kafa nasıl alsın şimdi?! Dolu, dolu..."
Bu teyzeyle kurs kapandıktan sonra da görüşmeye devam ettim. Harika bir gelini vardı; aralarındaki uyum, sevgi ve saygı mükemmeldi. İkisi de becerikli, hamarat, cömert, sabırlı ve fedakâr insanlardı. Oğlu yeni daire alınca başka bir mahalleye taşındılar ama gelin-kaynana birbirlerine hizmette sınır tanımadılar.
Çilekeş teyze, rahatsız olan oğluyla yaşamaya devam etti. Onu kim tanısa hemen "yardım meleği" sıfatını yakıştırırdı. Buna dair her insanın yapamayacağı iyiliklerine bizzat şahitlik ederim.
Bundan birkaç yıl önce oğullarından birinin vefat ettiğini duydum. Başsağlığına gittiğimde, dışarıdan yeni gelen diğer oğluna yanımızda sitem etti:
"Kanser olduğunu niye söylemediniz bana?" Oğlu, "Anne sen üzülme diye... İlk günden beri üzülecektin" dedi. Teyze üzülmüştü elbet ama ondan beklediğim tepkide bir şeyler eksik gibi gelmişti bana.
Aradan biraz daha zaman geçti. Gelini, "Annem ve babamın ruhuna okuma yaptırmak istiyorum, gelir misin?" dedi. "Tabii ki, başımla beraber" dedim.
Henüz pandemi korkusu olduğu için az sayıda insan çağrılmıştı. Kur'an okuduk, dualar ettik. Gözüm ara ara teyzeye takılıyordu. Artık bu geliniyle yaşıyormuş. Nedenini öğrenince içim burkuldu: Alzheimer olmuş...
Oturduğu yerden ara sıra kalkıyor, bir adım atıyor, sonra tekrar oturuyordu. Eliyle kıyı köşe düzeltir gibi yapıyor ve hep boşluğa bakıyordu.
Duayı bitirince yanına gittim. "Hoş geldin, hoş geldin" dedi.
Beni tanıdı galiba diye sevinerek sordum:
— Beni tanıdın mı?
Baktı baktı... "Tanıyamadım" dedi.
— Ben Suna, dedim.
— Haaaa Suna... Biraz önce senden söz ediyorlardı...
Cümle koptu, gerisi anlamsız sesler...
Elimi elinin üstüne koydum. Onu anlıyormuş gibi gülümseyerek kafamı salladım. Titreyen elini elimin üstüne koydu, gülerek baktı. Ben de diğer elimle onun o mübarek ve titrek elini tuttum. Zihnimden zaman yolculuğu yaptım. "Ah, hocam! Kafam almıyor, almıyor..."
Ağlamamak için acı acı gülümsedim. Ah! Bu eller vakti zamanında hiç titremeden neler yaptı, kimlere hizmet etti...
— Hoş geldin, dedi.
— Hoş bulduk, dedim.
Kafasını salladı. O sırda yanında duran oyuncak bebeği gördüm:
— Bu kimin? diye sordum.
— Benim, dedi.
— Adı ne?
— Henüz koymadık. Babası gelsin de...
Yeniden derinlere daldı. O baba hiç gelmeyecekti... Bebeğini, ya işi çok olduğu için başından savmış ya da verem olup gitmişti. O baba hiç gelmeyecekti...
— İstersen uzan biraz, dedim.
— Yok, misafir filan gelirse ayıp olur, dedi.
Elini elimden kurtardı ve peçeteyi alıp sürekli düzeltti, düzeltti... Daha fazla dayanamayıp diğer odaya geçtim.
Annelik duygusu hiç bitmeyen ve zihnen tekrar çocuklaşan bu kadına oyalansın diye bir bebek almışlar. Güzel de yapmışlar... Yemeğe oturduk, tabağının yarısını bıraktı. "Arkadakiler yesin" dedi. Yanında olmayan çocuklarına ayırıyordu. "Onlar yedi, sen ye" denilince mahcup oldu, sevindi ve yemeye devam etti.
Herkesi güler yüzle uğurladı. Beni görünce yanıma gelip hürmetle eğilerek "Hoş geldin" dedi. Sıkı sıkıya sarılıp, bağıra bağıra ağlamamak için kendimi zor tuttum. Devamlı "Kusura bakmayın" diyor, etrafı düzeltiyordu. Oysa karışık hiçbir şey yoktu... Ve dilinde daima aynı dua: "Allah razı olsun."
Allah bin kere razı olsun gelini ve oğlundan, ona çiçek gibi bakıyorlar. Üstelik gelini iki sene önce babasını, bir sene önce annesini kaybetmişti; morali hayli bozuktu.
Bu teyze vaktinde kaynanasına bakmıştı ya, şimdi de her şeye rağmen ona bakılıyordu. Edene eden bulunuyordu vesselam...
Oğlunun sözü aklımda kaldı: "Ben annemin ağzından hiç kötü laf, küfür duymadım ki... Hep iş güç, çocuklar, torunlar... Şimdi de öyle. Devamlı dua ediyor. Bebeğini uyutuyor, karnını doyuruyor. Annelik duygusu hiç bitmedi."
"Testi, içinde ne varsa onu sızdırıyor."
Bu kadının içindekiler de ağzı kırık testiden akar gibi bir bir akıyordu...
Alzheimer hastalığı zihinsel kontrolü ortadan kaldırdığı için, teyzenin bilinçaltından sadece "hizmet etme arzusu, çocuk sevgisi, mahcubiyet ve dua" dökülüyordu. Yaşamı boyunca sevgi ve sabır adına ne biriktirdiyse hastalığında da dışarıya o sızlıyordu
Aradan birkaç ay geçti. 28 Temmuz akşamı gelin beni aradı. Kayınvalidesinin durumunun ağırlaştığından bahsedip "Gelsen iyi olur" dedi. Bende de o zamanlar fakültenin sınav stresi ve hastalıklardan dolayı hâlsizlik vardı ama "Ne olur ne olmaz" diyerek ertesi akşam gittim.
Dümdüz yatıyordu. Başında Kur'an okudum, dualar ettim. Yüzünde değişik bir hâl, bir gençleşme vardı. Günlerinin sayılı olduğunun işareti sanki...
Sonrasında bir yakınımızın düğünü dolayısıyla İstanbul'a gitmiştim. 2 Ağustos 2022 tarihine girdiğimiz gece telefon çaldı. Gelini arıyordu, içim cız etti: "Suna, biraz önce annemi kaybettik..."
Sesinde teslimiyet ve sükûnet vardı. Sabır dileyip dua ettim. Nihayet, aylardır elinde tuttuğu emaneti sahibine teslim etmişti. Hem de en onurlu şekilde muhafaza ederek... Allah, bin kere razı olsun.
Ne kadar ve nasıl yaşarsanız yaşayın, bir gün perde kapanıyor. Arkada hoş bir seda, hayırla anılacak bir ömür bırakmalı insan. Ömrü güzel olanın ölümü de güzel oluyor. Mekânı cennet, makamı âli olsun...