Bir zamanlar huysuz mu huysuz, müstebit (baskıcı), yarı yatalak bir ihtiyarla onun bakımını üstlenen yaşlı karısı vardı.
Adam, evinin yarı açık penceresinin önünde sabahtan akşama kadar oturur; gelene gidene laf atar, herkesi azarlayacak bir bahane bulurdu.
Mahallenin çocuklarının kapı önünde oynamasına müsaade etmez, onlara ağır küfürler eder, pencereden bastonunu sallayarak hepsini dövmekle tehdit ederdi.
Hiç çocuğu olmadığı için mi çocuklara bu kadar öfkeliydi bilinmez ama genel yapısının aksi olduğu kanaatindeyim. Zira kendisine bakan, yıllarca hizmet eden hanımına da son derece kaba davranırdı. Hatta derlerdi ki: "Vaktinde eşinin önüne koyduğu yemeği beğenmemiş, bastonla kulağına vurunca kadın sağır olmuş..."
Eşi artık hiç duymuyordu... Belki de Allah’ın bir lütfuydu onu duymamak; çünkü adamın dayanılacak lafı yoktu. Yemeği beğenmediği zaman pencereden sokağa fırlattığı anlatılırdı.
Son derece cömert ve yardımsever olan bu kadına zulüm dolu yıllar yaşatmıştı.
Ve bir sabah adamın vefat haberini duyduk.
Kadın, komşulara durumu bildirince eve gitmişler. Cenazenin çenesini bağlayıp yere dümdüz yatırmışlar. Yaşlı kadın —içinden neler geçti bilinmez— hiç ağlayamamış. Durmuş durmuş ve eşinin başına geçmiş. Ayağıyla hafifçe dürterek:
— "Kalksana hadi! Gene bağırıp çağırsana! Bastonla vursana bana! Yapamıyorsun artık değil mi? Sesin çıkmıyor... Çıksa da ben hiçbir şey duymuyorum ki!" demiş.
Cenazenin defin işleri bitene kadar da bir daha konuşmamış. Yıllarca kimse onun ağzından eşiyle ilgili tek bir kelime duymadı.
Allah ona öyle bir anlayış ve nimet vermişti ki ilerlemiş yaşına rağmen kimseye muhtaç olmadan yaşadı. İşaret diliyle anlaşır, mahallede ne var ne yok bizden önce bilirdi; şaşar kalırdık bu hâline. Geçmişi ve geleceği anlatır, haberleri takip eder; komşuya giderken mutlaka eline bir şey alır, kimsenin evinde doğru dürüst bir şey yemezdi.
Maksadı yük olmak değil; midesini doldurmak için değil, yalnızlığını paylaşmak için misafir olmaktı. Ama ikram etmeyi de çok severdi. İffetli, namusuna düşkün bu kadın herkese kendini sevdirmiş; bir tek eşine sevdirememişti işte...
Son derece cömert ve çalışkandı. 65 yaş aylığı ile geçinir, kimseden bir şey istemezdi. Bir şey veren olursa da "Benim ihtiyacım yok, sizin çoluk çocuğunuz var, almam!" derdi. Elinde mutlaka bir tespih veya el işi olur; belirli evlerin genç kızlarına çeyizlik çorap, patik, lif örüp hediye ederdi. Eski, renk renk ipleri bir araya getirip yelek örerdi. Tarla ve bahçe kenarlarından madımak, pancar toplar; pazarda satardı. Onu tanıyan pazar esnafı biraz ezik ya da çürük sebze-meyveleri almasına müsaade ederdi. O da onları temizler, pişirir veya çiğ olarak komşulara ikram ederdi.
Daha sonra hastalandı, elden ayaktan düştü. Köyden gelen yeğeni onu hastaneye yatırdı, çıkışta da kendi evine götürdü. Duyduk ki orada vefat etmiş...
Nur içinde yatsın.
Gidecek yeri, kimsesi olmadığı için veya iffetinden, çocuklarına olan şefkatinden dolayı eşinden ayrılamayan, ona sabreden ve kahrını çeken kadınları sahipsiz mi sandınız?
Allah Teâlâ hiçbir kulunu başıboş yaratmamıştır. Hele mazlum olanları korur, gözetir; ummadığı yerden rızıklandırır ve nimetlendirir. Bahse konu olan bu yaşlı kadının adını anacak hayırlı evlatları olmadı belki; ama seneler önce vefat ettiği halde şahsım da dâhil kimbilir kaç kişi hâlâ "Allah mekânını cennet etsin" diye dua ediyor.
Şimdi sorun kendinize: Aynı şartlarda yaşayan iki insandan kimin amel defteri kapanmış, kiminki hâlâ açık? İyinin iyiliği anlatılır, kötünün kötülüğü...Veya kötünün ismi hiç anılmaz (çünkü gıybet olma ihtimali de var) ve dilden de gönülden de silinir gider. "İyilikle kötülük bir olmaz." (Fussilet/34)
Vaktinde adamın biri hanımına sık sık sorarmış: "Ben ölünce ağlar mısın?" diye. Kadına artık gına gelmiş, biraz da eşinden muzdarip olduğundan mütevellit yanıtlamış:
"Herif, herif! Öldüğü zaman döne döne ağlanacak koca vardır, döne döne oynanacak koca vardır!"
Allah’ın kadın kullarına zulmetmeyin! Onlarla güzel geçinmeye çalışın. Onların size ve çocuklarınıza karşı olan hassasiyetlerini kötüye kullanmayın. Karşı cinsten kimse hemen atağa kalkmasın; kadınlara da sözüm aynıdır:
Ne ederseniz, kendi kendinize edersiniz...