İlkokul dördüncü sınıf Türkçe kitabından hatırlarız: Güya tembelliği yerip çalışkanlığı öven o meşhur hikâye...
Yaz boyu sırtında kışlık buğday taşıyan, iki büklüm olmuş karınca ve ağaç gölgesinde uzanmış, elinde kemanıyla "gıy gıy" çalan ağustos böceği.
Hikâyenin sonundaki o "vurucu darbe" resmi ise hafızalarımıza kazınmıştır: Kış gelmiş, kar diz boyu... Soğuktan titreyen ağustos böceği karıncanın kapısını çalar. Konforlu yuvasından başını uzatan karınca ise şöyle der: "Ben güneşin alnında çalışırken sen şarkı söylüyordun. Madem yazın çaldın, kışın oyna!"
Bu hikâye bana çocukluğumdan beri çalışkanlığı değil; karıncanın acımasızlığını ve bencilliğini hissettirdi. İçten içe karıncayı hep yadırgadım.
Bazen düşünürüm:
İyi de karınca kardeşim, sen o işi arkada fon müziği eşliğinde yapmadın mı?
Şöyle düşünemez miydin: "Şu ağustos böceği de olmasa günümüz yorgunlukla geçecek, ruhumuzu dinlendiriyor, bedavadan havamızı dağıtıyor." Bugünün sanatçılarına verilen değer ve parayı düşününce, bu mantık hiç de saçma gelmiyor.
Başka bir gün daha farklı bir serzenişle; "Ağustos böceğini de evine alsaydı, sıcak yuvasında tek başına yaşayacağına, uzun kış mevsimini onun yarenliği eşliğinde geçirseydi ne olurdu?! Ağustos böceği ona nâmahrem mi sanki?!" diye hayıflanırdım.
Geçen gün bu kemancı arkadaş ile ilgili yeni ve gayet de trajik bir gerçek öğrendim ki, o karıncayı görsem bir damla suda boğacak hâle geldim.
Yıllar sonra, ağustos böceğinin aslında sadece bir aylık ömrü olduğunu öğrendiğimde karıncaya olan sitemim daha da arttı: "Cahilliğine doyma karınca! Bir kap yemek vereydin de bu zavallı dünyadan aç gitmeseydi..."
İşin aslı söyleymiş:
Ağustos böceği, yumurtasını ağacın taze dalına bırakır. Bir kurtçuk olarak dünyaya gelir ve dört hafta boyunca ağaç özsuyuyla beslenir. Güçlü ön ayaklarıyla dalda bir yarık açıp toprağa düşer. Asıl zorlu hayatı burada başlar: Toprağı kazar, ağaç köklerine ulaşır ve tam 17 yıl boyunca karanlık tünellerde sabırla bekler.
17 yılın sonunda güneşe duyduğu hasretle yeryüzüne çıkar. Kabuğu yarılır, kanatları kurur ve o meşhur sesini duyurmak için kaslarını saniyede 500 kez hareket ettirir. Ama yeryüzünde sadece 4 haftalık ömrü kalmıştır. 17 yıllık sessizliğin ardından tek derdi, neslini devam ettirmek için bir eş bulmaktır. Eylül geldiğinde ise hayata veda eder. Yani ağustos böceği, hayatı boyunca hiçbir zaman kışı göremeyecektir.
Biz insanların hayatı da böyle değil mi? Birinin iç dünyasında nelerle cebelleştiğini bilmeden, umarsızca aleyhinde konuşmuyor muyuz?
Yaşarken gömüldüğü mezarından çıkıp biraz gün yüzü görmeye çalışanları "rahatına düşkün" diye yaftalamıyor muyuz?
Derdini saklar, yüzüne gülersin; "Vurdumduymaz" derler.
Fedakârlık yapar, gizlersin; "Sen ne yaptın ki?" derler.
Gözyaşlarını içine akıtırsın; "Taş kalpli" derler.
Birisi de çıkıp; "Yahu kardeşim, senin bu neşen dertten miydi yoksa keyiften mi? Gel bir konuşalım," demez. Diyenleri de sen duymazsın, çünkü iyi haberden çok kötü haber yayılır ve onun alıcısı-satıcısı çoktur.
Bir tebessüm bir kedere, bir kahkaha bir hıçkırığa perde olabilir. İnsanları eleştirmeden önce durup düşünmeliyiz.
Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki...
Allah’ım, bizi suizandan, insanların kalbini bilmeden hüküm vermekten koru. Bizi tekme atanlardan değil, el uzatanlardan eyle. Onu da yapamıyorsak bari dualarımızın daimî konuğu eyle.