Peygamberlerin sonuncususun. Şu dünyada, bir ağacın altında bir süre gölgelenip sonra orayı terk eden bir yolcusun. Adaletlisin, şefkatlisin, merhametlisin. Tevazu sahibisin. Edebi/hâyâyı öğretensin. Gönülleri sonsuzluğa, güzele, iyiye, sevgiye açansın.
Şikâyet etmeyen ve karşılık beklemeyensin. Kelebekler gibi ateşe atılan bizleri, kuşaklarımızdan tutup çekensin. Allah’ı en iyi bilen ve O’ndan en çok korkansın. Bu yüzden çok ağlayan, az gülensin.
Hem yerde hem gökte emin olansın. Bütün insanlığa gönderilen kolaylık Peygamberisin. Lânetçi değil dâvetçisin. Kur’anı getiren ve ahlaki güzellikleri tamamlayansın. Kâinatın Efendisi, Allah’ın Elçisi ve Son Sevgilisin.
Hz. Enes anlatıyor: “Medine’nin çocuklarından herhangi küçük bir kızcağız bile Resulüllah’ın elinden tutsa, onu istediği yere çeker götürür ve Peygamberimiz ondan elini geri alamazdı.”
Bugün bizler böylesi şefkatli bir ele o kadar muhtacız ki! Günah ve isyan kirlerinden arınmaya o kadar ihtiyacımız var ki…
Öyle bir hayat ki, hikmet dolu tek bir sözü ümitsizliğe çözüm. Her bir davranışı anlaşmazlıklara hâkem.
Öyle bir hayat ki, üzerinde tek leke bulunmayan, erdemin nakışlarıyla süslü bir güzellik örgüsü. Öyle bir hayat ki; samimi, saf, temiz. Bir insan kalbinin incitilmesine, bir ağaç dalının kırılmasına razı olmayan bir yüce kalp. Bütün parlaklığı, güzelliği, aydınlığıyla Allah Resulünün kalbi. Vahiyden aldığı ışığı tutuyor bugün insanlığın yoluna. Bütün zamanları kucaklayan, sınırları, iklimleri aşarak insanlığı kurtuluşa, kardeşliğe çağıran, yeni, yepyeni, taptaze, hayat ve gerçek dolu ses hâlâ O’nun sesi.
Hâlâ tek ışık, tek ümit, tek özlem O! Kuraklıktan çatlayan topraklar yağmura nasıl hasretse, inleyen hastalar sabahı nasıl beklerse, bugün de bir kaynağı içecek kadar susamış sevgisiz ve yalnız kalmış kalpler O’nu öyle arıyor! Kimseyi mahcup etmeyen, incinmeyen, incitmeyen, kırmayan, O’ydu.
İnsanların sevinciyle sevinen, O’ydu! O’ydu herkesin ıstırabıyla yanan. Gerçek olan ne varsa, saygı uyandıracak ne varsa, saf olan ne varsa, iyi, sevimli ne varsa, O’nun hayatını doldurmuştu. En karanlık geceler, O’nunla aydınlandı. O. Hz. Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem.
Bizim önderimiz, örneğimiz, rehberimiz, yol kılavuzumuz, Peygamber Efendimiz aleyhisselam.
Allah Teala’nın önümüze koyduğu üsveyi hasene “Güzel örnek.”
Kur’an’ın insan kişiliğine aksetmiş güzelliği. Bir anlamda canlı Kur’an. Kur’an-ı Kerim; O’nun örnekliğinde iki vasfını öne çıkarıyor: Ahlak ve rahmet. “Yüce bir ahlak üzeresin” diye anlatılıyor Kur’an-ı Kerimde. “Alemlere rahmet olarak gönderildiği bildiriliyor” yine Kitabımızda.
Her zaman O’nun elinden tutanlar, bu iki özelliği iyi öğrenmeli, hayatlarında bu iki özelliğin var olup olmadığına bakmalı, Muhammedî ahlak noktasında bir zaaf varsa, kendisini yeniden inşaya yönelmeli, kendinde rahmet-merhamet noktasında zaaf içinde görüyorsa, ‘şahsiyet inşası’na yeniden başlamalı. Nefis Muhasebesi yapmalı.
“Hayatın bütün alanlarında nasıl ahlaklı olunur?” noktasında değerlendirmeleri bulunmalı. Peygamber Efendimizin ümmetiyle “İslam’ı güzel yaşamak” derdi vardı. İslam’ı güzel yaşamak. Hayat Rehberi Peygamberimizin bizler de izini sürmeliyiz.
“Acaba Allah Resulü (salllallahü aleyhi ve sellem) görseydi, benim yaşadığım hayatı da güzel bulur muydu, beni kutlar mıydı, tebessüm eder miydi bana bakıp?” diye düşünelim.
Bütün varlıklara karşı şefkat-rahmet-merhamet içinde olan bir Peygamberin ümmeti olmanın görev ve sorumluluğunu taşıdığımızı unutmayacağız. Böyle bir hassasiyetimiz/duyarlılığımız olmalı. Ahlâkî zaaf içinde bulunursak, Resulullah’ın yanına sokulamayacağımızı da bilmeliyiz. Peygamberimiz; elinden tuttuğu insanları insanlık yolculuğuna çıkardı. Elinden tutanlar da hidayete erip istikâmete girdiler. Müslümanlık; hayatın her alanına nakış nakış yansıyan Kur’an güzelliğini kuşanan/kuşatan Peygamberimizin izini sürmektir.
“İnsanların Müslüman olmaları için neredeyse kendini helâk edeceksin” diye hitap edilen bir Peygamber’in izinde olmalıyız. İnsanların önüne, onları İslâm’a götürecek cennet bahçeleri açmalıyız. Bir “nefis muhasebesi” yaparak kimseyi değil, kimsenin imanını değil, kendimizi yargılamalıyız. Peygamberimiz ne verdiyse onu alan, neyi yasakladıysa ondan kaçınmanın adımlarını atıp, Din’in “samimiyet” olduğunu idrak etmeliyiz.
Peygamberimize ulaşmayı kolaylaştırmalı, zorlaştırmamalı, müjdelemeli, nefret ettirmemeliyiz. İnsanlar bize bakıp İslâm’la ilgili kararlar vermeli.
Bizler, Rasûlullah etrafında halkalanan insanlar gibi kenetlenmeliyiz. Birbirimizle. Mahşerde, Allah’ın huzurunda dizilecek ve bütünüyle şefkat, merhamet ve rahmet dolu bir yüreği yansıtacak insanlar gibi olmalıyız. Kervan mallarına yetişebilmek için Rasûlullah’ı minberde tek başına bırakanlardan kaçınmalıyız.
Bir zorlukla karşılaşıldığında, Huneyn’de Rasûlullah etrafında siper olanlar gibi olup, darmadağın olanlar gibi olmamalıyız. Belâlar dalga dalga üzerimize geldiğinde, inancımız artmalı, ümitsizliğimiz değil. Birbirimizi sevmenin iman kadar değerli olduğunu yaymalıyız topluma. Allah’ın “kardeş” olarak nitelemesini önemsemeliyiz. Kardeş olmanın bedelinin ne olduğuna da kafa yormalıyız. Hedeflerimizi de gözden geçirmeliyiz. Allah rızası mı var, dünyevi tutkular mı?
(Devam edeceğim İnşallah)