"Çok sabredince, hissetmezsin sanırlar."
Sanırım en büyük yanılgı tam burada başlıyor. Siz; Yaradan’ın her şeyi gördüğünü, bildiğini ve sizi ince ince imtihan ettiğini fark edip kendi iç dünyanızla cedelleşirken, dışarısı bambaşka bir hikâye okuyor.
Yeri geliyor, dualarınız sadece yüreğinizden geçiyor; siz sessizsiniz, melekler bile o an habersiz...
Gizli akan gözyaşlarınız yağmur misali içindeki kor ateşlere düşerken, yürek yangınınız biraz olsun ferahlıyor. Bu teselliyle, imtihanın asıl sahibine gülümsüyorsunuz. Sabrediyorsunuz...
Ve ötelerden bir hadsizin sesi yükseliyor: "Taş gibi, her şeye rağmen hayatını yaşıyor. Bir şeyi taktığı yok. Bencil şey, sadece kendini düşünüyor!"
Ne garip değil mi? Gözyaşını görmediğiniz insanın hiçbir şey hissetmediğini düşünürken; tebessümünü gördüğünüzde onun "yüzde yüz hissiz" olduğuna hükmedebiliyorsunuz. Oysa o tebessümün, hayata tutunmak için kullanılan en güçlü antidepresan olduğunu görmezden geliyorsunuz. Ne büyük bir yanılsama!
Sahi, duygu yoksunu olan kim?
"Zandan sakının. Onun çoğu günahtır." (Hucurat Suresi, 12)
Her insan bir dünyadır;
Gecesi, gündüzü, baharı ve kışı vardır. Semaya yükselen gizli duaları, Yaradan’ına mahzun bir bakışı vardır. Kimselerin bilmediği bir derdi,
Ruhunda ilmek ilmek dokuduğu bir nakışı vardır.
Kimin hangi mevsimi yaşadığını bilemezsiniz. Belki kışın ortasında açan bir "kardelene" rastladınız da onu bahar sanıyorsunuz. Gördüğünüz şey, görünmeyenin tek ve hakiki görüntüsü değildir. Bir tablonun bile katman katman manası varken, bir insanı tek bir karesiyle yargılamak ne kadar adildir?
Kimi zaman kendi derdinizi bile bilmezken nasıl olur da karşıdaki insanı yargılar ve hüküm verirsiniz? Üstelik onun savunmasını bile almadan.
Her şeyi hakkıyla ancak Yaradan bilir. Rol çalmayın; sadece kul olduğunuzu bilin yeter.
Dikkatli olmak lâzım, hem de çok!
Kelin sahibi var iki gözüm;
Önce kendime, sonra sana bu sözüm.