Devlet ve kamu hakkı söz konusu olduğunda, zihnimizde hemen Hz. Ömer’in o meşhur "iki mum" hikâyesi canlanır. Halife Ömer’in (r.a.) bu hassas davranışının temelinde iki sarsıcı kavram yatar: Takva ve Verâ.
Takva; kelime anlamıyla korunmak ve sakınmaktır. Terim olarak ise Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından titizlikle kaçınarak O’nun koruması altına girmek demektir. Sehl b. Tüsterî, takvanın tam manasıyla gerçekleşmesini "günahların tümünü terk etmek" şartına bağlarken; Ebû Abdullah Ruzbârî ise takvayı, "seni Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzak kalman" şeklinde tanımlar.
Verâ ise takvanın bir üst basamağı, ruhun en hassas ayarıdır. Sadece haramdan değil, helal olup olmadığı şüpheli olan şeylerden de kaçınma titizliğidir.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), bu yüksek ahlakı şu veciz sözle özetler: "Bir harama düşeriz korkusuyla, yetmiş çeşit helali terk ettik."
Bugünün dünyasında "yetmiş çeşit helal" acaba kaç kalem konfora denk gelir? Bir düşünelim... İçinde eser miktarda nikotin var diye patlıcan yemeğini bıraksak, belki yüzlerce çeşit helalden vazgeçmiş oluruz. Ancak verâ, mideyle sınırlı bir mesele değil, bir gönül sızısıdır.
Kuşeyrî, Risale’sinde bu hassasiyete dair sarsıcı bir örnek verir:
"Bişr-i Hâfî’nin kız kardeşi, İmam Ahmed b. Hanbel’e gelerek sorar: "Biz evimizin damında iplik eğiririz. Yanımızdan her tarafı aydınlatan devlete ait meşaleler geçer ve ışıkları üzerimize düşer. Bu ışığın altında iplik eğirmemiz caiz midir?"
İmam Ahmed, aldığı cevabın ağırlığıyla gözyaşlarına boğulur: "Hakiki 'verâ', Bişr’in evinden çıkmıştır! Hayır, o meşalelerin ışığı altında iplik eğirme!"
Yoo! Durun, konuşmayalım bir süre...
Uzun bir sessizlik olsun. Ve kafamızda o cümle yankılansın:
"Devlete ait meşalelerin ışığı altında iplik eğirme!"
- Devletin aracını özel işinde kullanırken bu söz çınlasın kulaklarında...
- Kendi tatil giderini kurumuna fatura ederken Bişr-i Hâfî’nin kız kardeşinin titizliği gelsin aklına...
- İş yerinde kalorifer sonuna kadar yanarken, sıcak gelip de camı açtığında; ödenen faturanın "yürüyen meşalelerle" aynı kaynaktan beslendiğini hatırla...
Belki verâyı taşıyacak o çelikten iman yok bizde, belki nefsimiz bu kadar terbiye edilmedi. Ama hiç değilse haramdan kaçalım. Hem de peşimizde azılı bir köpek varmış gibi.
Yoksa gün gelecek mum gibi eriyecek,
Meşale gibi yanacağız.
Gözyaşlarımız iplik iplik dökülse de şu ilahi hitabın karşısında titreyebiliriz:
"O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız." (Yâsîn, 54)
Vallahi her şey geçiyor. Güzelim bedenlerin bir kemik yığınına dönüşmesi gibi; keyifle işlenen günahlar, haksızca yenen lokmalar ve çiğnenen haklar da sona eriyor. Geriye sadece o büyük hesap ve kalpteki acı kalıyor.
Rahmeti sonsuz ve merhameti sınırsız Rabbimiz bize acısın; zira biz, kendimize bile acımayacak kadar hissizleştik.