Kur’an kursu hocalığı yaptığım bir dönemde, ortak kaderi paylaşan iki talebem vardı. İkisinin de çocuğu olmamıştı ve hemen hemen aynı yaşlardaydılar.
Benim dikkatimi çeken, hayata karşı bakış açılarıydı.
Biri çocuk konusunu kesinlikle açmıyor, üzerinde konuşmuyor; kendini temizlik, yevmiye usulü çapaya gitmek gibi işlerle oyalıyordu. Temizliğe öyle takmıştı ki, onu görmeden sınıfa geldiğini üzerindeki yumuşatıcı kokusundan anlardım. Bir keresinde:
“Bu kadar fazla kullanman baş ağrısı yapar,” dediğimde,
“Öyle zaten hocam, çok başım ağrıyor ama ne yapayım, yumuşatıcı ve deterjan kokusunu seviyorum,” demişti.
Genel tavrı hep aynıydı: “Ne yapayım…”
Diğeri ise kendini adeta çevresine vakfetmiş gibiydi. Özellikle akrabalarının çocuklarına yardım etmek, onları sevindirmek ona büyük mutluluk veriyordu. Güler yüzlü ve cömertti.
Bir gün ders sonunda herkes gitmişti. Onunla uzun uzun konuştuk. Çocuk konusuna değindik. Bu konudaki en büyük hayalini sordum.
“Bayram öncesi bir çocuğu alıp bir mağazaya götürerek tepeden tırnağa her şeyini almak,” dedi.
İçim “cız” etti. Çünkü hemen her bayram bunu yapıyor ama kaç kere şükredebiliyorduk ki?
“Sen cömert birisin, imkânın da var, bunu yapabilirsin,” dedim.
“Evet, yaptım yapmasına…Yeğenlerime aldım ama içimdeki duygu bitmiyor, yeri dolmuyor,” dedi.
Gözlerine o an hüzün çöktü. Sonra bir hatırasını anlattı: Yıllar önce bir fabrikada çalışırken patronu, onun çocukları sevdiğini bildiği için her Ramazan Bayramı öncesi yanına çağırır, “Al şu parayı, kaç çocuğa yeterse bayramlık al ve uygun gördüklerine ver,” dermiş.
“Yaptım ama ben kendi paramla, kendi çocuğuma yapmak isterdim,” dedi.
Ona, “Madem bu kadar istiyorsun, evlatlık alın. Senden güzel bir anne olur,” dedim. Eşini ikna etmeye çalıştığını söyledi. Küçük, kimsesiz bir bebek istiyordu.
“Olursa bana haber ver, bebek görmeye gelirim,” dedim. Bu sözüm onu çok mutlu etti.
Kurs tatile girdi. Aradan birkaç ay geçti. Bir salı günü beni aradı:
“Hocam, bu cuma bana gelir misin?”
“Hayırdır?”
“Hocam, kızım bir yaşına girdi. Evde okuma günü yapmak istiyorum. Hem sohbet de yaparsın.”
Sevinçten şok olmuştum.
“Demek aldınız?” dedim.
“Aldık hocam. Çocuk yuvasında iki kardeş varmış. Büyüğünü bir akrabam aldı, küçüğü de bize nasip oldu. Arada bir yan yana gelmelerini sağlıyoruz,” dedi.
Cuma günü söz verdiğim gibi hediyemi alıp gittim. Pembe odasında, karyolasında mışıl mışıl uyuyan o sevimli ve talihli kızı seyrettim. Annesi kimbilir ona kaç bayram tepeden tırnağa kıyafet alacaktı…
Evde kalabalık bir komşu ve akraba grubu vardı. Okumamı yaptım. Sohbette, talebemi bu örnek davranışından dolayı kutladım. Çevresindekilere de çocuğun evlatlık olduğunu marifet gibi her yerde söylememelerini, özellikle çocuğa karşı dikkatli olmalarını rica ettim. Talebemin başını onaylar şekilde salladığını gördüm. Belli ki bu onun da endişesiydi.
Sonradan öğrendiğim bir başka güzellik daha vardı: Çocuğu yeni aldıkları sırada, birkaç aylık bebeği olan görümcesi onu da emzirmişti. Böylece hem hukuken hem süt bağıyla aileye daha güçlü bağlanmıştı.
O gün, bebeğini kucağına aldığında gözlerindeki ışıltıyı unutamam.
Zaman zaman profilinde fotoğrafını görüyorum. Çok güzel bir kız olmuş.
Yazının başına dönersek…
İki kadının da çocuğu yoktu. Ama biri su gibi akıyordu. Önüne taş geldiğinde bir süre duruyor, düşünüyor; sonra ya taşın üstünden atlıyor ya da çevresinden dolanarak akmaya devam ediyordu.
Diğeri ise taşı engel sayıp orada kalıyordu. “Ne yapayım?” diyerek yerinde sayıyordu. Mücadele etmiyor, kabullenemiyor; adeta temizlik kokusuna sığınarak kendini oyalıyordu.
İmtihan gereği herkesin hayatına bazen yokluk, bazen varlık gelebilir. Durum ne olursa olsun, insanın tercihi ve çabası belirleyicidir. Sonraki adımlar çoğu zaman bu gayrete göre şekillenir.
Kaderi kedere çevirmek de, onu hayra veya sevince vesile kılmak da bazen bizim elimizde olabilir.
Kulak ardı etmeyelim.
Allah’ım! Hakkımızda hayırlı olanı gönlümüze sevdir. Gönlümüzün sevdiğini de hakkımızda hayırlı eyle.