Tâbiûn dönemi hadis ve fıkıh bilgini İbrahim en-Nehâî, bir gün bir hayvan kiralar. Yolculuk sırasında elinden kamçısı düşer; ancak birinden istemek yerine hayvanı durdurur, yere iner, hayvanı sıkıca bağlar ve geriye yürüyerek kamçısını alır.
Olan biteni görenler hayretle sorar: "Hayvanı geri çevirip kamçıyı düşürdüğün yere kadar sürseydin ya, daha kolay olmaz mıydı?"
En-Nehâî, yüzyıllar boyunca borç, kira ve ödünç ahlâkına pusula olacak şu cevabı verir:
"Ben bu hayvanı şu istikamete, şu mesafe için kiralamıştım; aksi istikamet için değil."
Zaman ve koşullar değişse de insanoğlunun ihtiyaç duyma biçimleri aynı: Satın alma, kiralama veya emanet alma.
Biz, öyle ya da böyle elimize emanet edilen bir şeyi çok çabuk sahipleniyor ve kendi malımız gibi tasarruf ediyoruz. Mal sahibinin haberi olsa kalbinin kalma ihtimali olan şeyleri, "nasıl olsa görmüyor" gizliliği (!) içinde çok rahat yapıyoruz. Fakat buradaki saygısızlık sadece ona değil, kendi şahsiyetimize daha fazla dokunuyor. Çünkü bu ihanet zamanla karaktere dönüşür ve bizim yakamızı bırakmayan, her yerde karşımıza çıkan habis bir ur olur.
Dolayısıyla, kendisine saygı duyan bir birey, görülmediği yerde de anlaşmasına sadık kalır. Bu, anlaşmanın vicdanî boyutunu temsil eder.
Geçenlerde bir dostum benzer bir durumu dile getirdi:
"Bir yakınım acil bir işi için arabamı istedi. 'Hemen halledip döneceğim, akşama kapında olur' dedi. Hatırı kalmasın diye verdim. Meğer gittiği yerde boş durmamış; vızır vızır gezmiş, arabayı birileriyle doldurup oradan oraya geçmiş. Oysa ben sadece kendi işini görüp gelecek sanmıştım. Bir daha isterse asla vermem."
İbrahim en-Nehâî ile günümüz örneği arasında yöntem (kira ve ariyet) aynı olsa da, uygulama ve hukuksal vicdan arasında derin bir uçurum var.
"O zamanın ahlâkı öyleymiş, bugün bu kadar hassas olunmaz" diye düşünülmesin. Her şey değişebilir ama fıtrat ve vicdan, kirletilmediği sürece ilk günkü saflığındadır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), her çocuğun İslam fıtratı üzere doğduğunu haber verir. Demek ki fıtrata kulak verildiğinde, güzel ahlâkın kaynağına inmek mümkündür.
Bir dönem benim de bir akrabamın boş ama eşyalı evinde birkaç gün kalmam gerekti. Şartları netleştirerek izin aldım. Oradayken bir arkadaşımla buluşma isteği hasıl oldu. Ev davet için çok müsaitti ama içimden bir ses fısıldadı:
"Ev sahibinden izin alman gerekir. Baştaki sözleşmende bu yoktu."
İzin istesem şüphesiz verirdi; ama bu kez aklına bir kuşku düşebilirdi: "Acaba ben yokken başkalarını da ağırlar mı? Onu tanıyorum ama arkadaşını tanımıyorum ya bir sorun çıkarsa?"
Bu şüpheli durumlara ne gerek vardı?
Yapılması gereken tek şey vardı: Sözüne sadık kalmak. Öyle de yaptım ve içim ferahladı.
Sosyal ilişkilerin zedelenmesi, güvenin yok olması tam da bu anlayış eksikliğinden kaynaklanmıyor mu? Ağzımızdan çıkanla elimizden çıkan birbiriyle örtüşmediğinde; ne borç, ne kira, ne de emanet hukuku yerini bulabiliyor.
Sonuçta insan insanı tüketiyor.
Oysa her şey yordamıyla olsa her bahar çiçek açmaz mı?
Her gönül meyveye durmaz mı?
İnsan insana yeniden "can" olmaz mı?
Bu bir hayal değil; sadece öze dönmeye bakıyor...