-Önceki yazımın Devamıdır-
İnsan bir mezarlığın sessizliğinde dolaşırken, zihni ölümden başka bir limana uğramıyor. "Ne zaman, nasıl ve ne şekilde öleceğim? Benim sonum ne olacak?" soruları, kalbin en kuytu köşelerine asılıp kalıyor.
Aslında kabir ziyaretinin bizlere fısıldadığı asıl mesaj tam da budur: Ölümü ve eceli daima hatırda tutmak, niyet ve amelleri o büyük randevuya göre şekillendirmek.
Zihnimde kıyameti haber veren ayetler yankılanıyor: "Yer, ağırlıklarını dışarı attığı zaman..." (Zilzâl/2) Öyle bir dehşet ki bu; mevtalar kabirlerinden fırlayacak, dağlar atılmış renkli yünlere dönecek, güneş dürülecek... Bu düşüncelerin ağırlığıyla tansiyonumun düştüğünü, üzerime bir halsizlik çöktüğünü hissediyorum.
Kıyamet... O en büyük imtihan!
"Kimin nasıl öleceği" sorusu zihnimi kurcalarken, karşımıza bir şehit polis kabri çıkıyor. İşte cevap sanki orada duruyor. Herkesin bir kez ölme hakkı yok muydu? O hak, neden şehadetle taçlanmasın?
Şehit; Allah yolunda; vatanı, milleti, dini, namusu ve canı uğruna can veren kimsedir. Biz zahire (görünene) bakarız; o kişi kutsal bir görev başında can vermişse şehittir. Rabbimiz buyurmuyor mu: "Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin. Onlar diridirler, fakat siz göremezsiniz." (Bakara/154)
Biz her şeyi bilemeyiz ama önce haddimizi bilmeliyiz.
Uzaktan babamın kabrini gördüm. Yavaş yavaş gidip ayak ucuna oturdum ve sanki hayattaymış gibi bakıştık. "Hoş geldin kızım" demesini bekler gibi gülümsedim.
Ses-seda çıkmadı...
Sağlığında onları ziyarete gittiğimde, "Ayakkabından bildim senin geldiğini," derdi. Şimdi de tanıdın mı beni baba? Ayakkabımdan önce beni gördün mü, bildin mi geldiğimi?
Yine cevap yok!..
Ellerimi açıp okumaya başladığımda, onun o gür sesi kulaklarımda yankılandı. Çocukluğumuzda bizi uyandırmak için, ahşap ve iki katlı evinizin merdivenlerden inerken okuduğu Âyet-el Kürsî ve Amenerrasulü’leri hatırladım. Ne zarif bir terbiye metodu! Hem Kur’an okunuyor hem baba geliyor; saygıyla uyanmamak ne mümkün... Bakara Suresi'nin ilk beş ayetini, ben onun sesinden duya duya ezberlemiştim. Şimdi o ayetleri gözyaşları içinde ona geri okuyorum.
Mezarlığın huzur veren sessizliğini dinlerken, yağmurun otlar üzerinde bıraktığı çiğ tanelerine baktım. Ölümün ortasında bu kadar canlı durmaları ne tuhaf! Bir de kaplumbağalar var; mezarlığın bilge bekçileri gibi. Sanki her adımlarında "Ağır ol! Ne kadar hızlı yaşarsan yaşa, sonunda bizim yavaş giden ayaklarımızın altına geleceksin," diyorlar.
Aslında ölüm ensemizde bir nefes kadar yakın. Ama biz "Ağzından yel alsın" diyerek kaçıyoruz. Oysa o yel, bizi buradan alıp öteye savuracak olan ecel rüzgarıdır. Doğarken bir elimizde nasibimiz, diğer elimizde ecelimiz vardı ve ikisi de gizliydi. Kimin ne zaman gideceğinin bir sırası yok; dünya yüzü görmeden giden de var, yüz yaşını deviren de.
Hadis-i Şerif’te buyurulduğu gibi; "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın." Biz genelde ilk kısmı sahiplenip ikinci kısmı Azrail kapıyı çalınca hatırlıyoruz. Mazeretimiz çok: "Daha gencim, yapacak işlerim vardı, emekli olunca şu şu farzlara başlayacaktım..." Oysa ölüm için tek bir neden yeterlidir: Süreniz doldu. Tıpkı bir sınav gibi. Şimdi sonuçları öğrenmek için "Öldükten Sonra Yerleştirme Merkezi"nin (ÖSYM) bekleme salonuna, yani kabre geçme vakti.
Taberî’nin dediği gibi: "Ömür, iki ucu salınmış bir ip gibidir; uzun da olsa kısa da olsa ecel gelir ve onu toplayıverir."
Ayrılırken arkama son bir kez baktım. Kim bilir ne ölüler var aramızda gömülmeyi bekleyen ve ne diriler var ölü sanılıp kalbi mühürlenen...
Arkadaşım benim ona eşlik etmemi istemişti ama anladım ki asıl benim bu ziyarete ihtiyacım varmış.
"Ölüm günü, düğün günü..."
Mevlânâ olmak, Mevlâ ile olmaktan geçer.
Rabbim bizlere hayırlı bir ömür ve iman dolu bir ölüm nasip eylesin.