Geçmiş günlerin birinde arkadaşım aradı: "Suna, kabir ziyaretine gideceğim, bana eşlik eder misin?" dedi. Mezarlığın adını söyleyince şaşırdım:
"Senin anne ve baban bu taraftaki mezarlıkta değil mi, ta orada ne işin var?" diye sordum.
"Yok, bu başka... Çok eski bir aile dostumuz olan bir abla. Doğum yaparken vefat etmiş. Annesi bana sık sık 'Kızımı yalnız bırakma' diye tembihlerdi. Şimdi aniden aklıma düştü," dedi.
Yumuşak karnımdan vurmuştu:
"Tamam gidelim, gitmişken babama da uğrarız," dedim.
İkindi sonrası yola çıktık. Yaklaşık yarım saat boyunca, eski ve yeni evlerin iç içe olduğu mahallelerden geçtik. Mezarlığa gidiyor olmanın verdiği bir ruh haliyle mi bilmem; o eski, insan cıvıltısını çoktan unutmuş, yıkılmaya yüz tutmuş viraneleri görünce içimi bir hüzün kapladı. İçinde sadece hayvanların ve börtü böceğin yaşadığı o evler de aslında aramızda ölmüş ve gömülmeyi bekleyen yapılar değil miydi?
Hele yıkık dökük bir evin önünden geçerken duyduğum baykuş sesi, bana "Evinde baykuşlar ötsün" bedduasını hatırlattı. O ana kadar bu sözün ne kadar ağır olduğunu hiç anlamamıştım; iliklerime kadar ürperdim.
Nihayet mezarlığa vardık. Şehir dışında, yokuş aşağı büyük bir alana kurulmuş; eskiyle yeniyi, ölüyle diriyi buluşturan o sessiz mekâna girince önce arkadaşımın tanıdığına gittik. Çevresi briket tuğladan örülmüş eski bir kabirdi bu. Arkadaşım hüzünle, "Bu mezarı rahmetli anne ve babası yapmıştı. Hemen yanında da ondan bir ay sonra vefat eden bebeği yatıyordu... Ama o kaybolmuş," dedi.
Elimizi açıp dua ettik; ona ve onun gibi toprak altında "Bana da bir Fatiha yok mu?" diyen tüm göçüp gitmişlere.
Ardından çok daha ilerideki babamın kabrine doğru yürümeye başladık. Yol boyunca kabirlerin arasından geçerken derin düşüncelere daldım.
Aslında kabir ziyareti ölüden çok diriye şifaydı. Dualar ruha her yerden gönderilebilirdi; evimizde oturduğumuz yerden de yapabilirdik. O halde bu ziyaretin önemi neydi?
Elbette diriye ibret olması için...
Mezarlık sanki bana fısıldıyordu: "Ey insan! Burası senin dünyadaki son mekânın. Dönüp dolaşıp geleceğin yer burası. Ayağının altında biten otlar, gün gelecek üstünde bitecek. Aynaları çatlatan, bakmaya doyamadığın o güzel bedenin kokmasın diye buraya defnedilecek. Mal mülk davası uğruna ibadete vakit bulamamıştın ya; işte o malları arkanda bıraktın. Şimdi kıyamete kadar sana sadece amellerin azık olacak. Üstüne titrediğin çocuklarının, senin üzerine toprak atıp gittiği yerdir burası..."
Dikkatimi bir şey daha çekti: Kabirler de tıpkı evler gibiydi. Kimi yıkık dökük, kimi yosun tutmuş, kimi mermer, kimi ise mozaik... Burası yatanın maddi durumunu ya da geride kalanların ilgisini anlatıyordu sanki. Güllü çiçekli olanı da vardı, dikenli olanı da.
"Hepsi boş," diye geçirdim içimden. Üstüne sırça köşk de yapsan, basit bir taş da diksen altındakine faydası yok. Kabrin içi; kişinin ibadetleri, insan ilişkileri ve Allah’ın rızasına göre şekilleniyor. Farz edelim ki kişinin kabri bir cehennem çukuru; üstüne en kaliteli mermeri dikip "Canım babamız rahat uyu" yazsan ne fayda? Rahat uyur mu sizce?
Burası bir dinlenme tesisi ya da tatil merkezi değil ki! Sizin bile bilmediğiniz ne çanaklar kırdı, ne yürekler sızlattı belki... Haram helal demeden yaşadıysa, "namaz" denince "vaktim yok", "zekât" denince "benim param", "gıybet etme" denince "olanı konuşuyorum" dediyse; şimdi o mermerlerin altında nasıl rahat uyuyacak? Toprağın dili olsa da içerdekileri bir anlatsa!
Bir başka yerde ise mezar yan yatmış, ismi bile silinmiş. Görenin içi sızlar ama kimbilir; belki de altı cennet bahçesidir. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi: "Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur."
Evet, altta ne olduğunu bilmiyoruz ama üstü "kabristan" yerine "mermeristan" olmuş. İnsanoğlunun kibrinin son noktası... Şöyle düşündüm: Keşke sadece isim ve tarih yazan basit bir taş dikilse, mezar yapımına harcanacak o büyük paralar da vefat edenin adına bir ihtiyaç sahibine verilse. Bu fikri çocuklarıma vasiyet etmeye karar verdim.
Zaten beni ziyaret edecek olanlar belli; çocuklarım ve torunlarım. Onlar da gittikten sonra ismim mermerde yazsa ne olur, yazmasa ne olur? Önemli olan "sadaka-i cariye" bırakmak: Hayırlı bir evlat, bir ilim, bir kitap ya da bir gönüle girmek...
Mermere isim yazdırınca yok olmayacak mıyız sanki? Bu fikir içime yattı. Mezarlıklar tapulu gayrimenkuller gibi görünmemeli. Hem böylece yer işgal etmeyiz, bizden sonra gelenlere de yer açılır. Şu dünyada kiracıyız, bari kabrimizde kemiklerimiz huzurla dinlensin.
-devamı gelecek-