“Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Bunu kullarından dilediğine nasip eder. Bağışlayan ve esirgeyen O’dur.”
(Yûnus, 10/107)
Son bir hafta içinde Allah’ın Celâl ve Cemâl tecellilerini; kudretinin nasıl vücuda geldiğini hayret ve memnuniyetle müşahede ediyoruz. Bir yükselişe, bir dirilişe tanıklık ediyoruz.
Senelerdir söylenen, fakat sadece muhibbânın dilinde bir nağme olarak kalan bir ilâhi; bir anda milyonların zikrine dönüştü.
Abartmıyoruz. Zira yurt içinde de yurt dışında da aynı ses, aynı ahenk yükseliyor.
Bu “önlenemez” yükselişin en mühim sebebi, yukarıdaki âyetin tecellisidir. Allah Teâlâ bir kuluna hayır nasip edecekse, onun yollarını da hazırlar; artık o lütfa kimse mâni olamaz.
Asrın tarihinde belki de ilk defa böylesi bir lütfa şahit olduk.
Her şey, hac ya da umreden dönenleri karşılamak ve bereketlendirmek niyetiyle yapılan sade bir karşılamayla ve bu videoların sosyal medyaya ufak ufak yüklenmesiyle başlamış.
Roman bir kardeşimizin gönülden, hesapsız bir niyetle seslendirdiği ilâhi; yavaş yavaş su yüzüne çıktı, gönüllere dokundu ve bir tılsım gibi her yerden duyulur oldu.
Milli Eğitim Bakanı’nın “Okullarda Ramazan etkinlikleri yapılsın” talimatı ise adeta kıvılcım oldu. İlâhinin fon müziği yapılması ve hatta okul zili olarak uygulanmasıyla birlikte, o ses dalga dalga yayıldı.
Ve ne yayılış…
Kudretine kurban olduğumuz Rabbimizin nice hikmetleri böylece açığa çıktı. Bu kardeşimizin Roman oluşunu öne çıkarıp dil uzatanlar oldu. Oysa aynı kimseler ırkçılığa karşı olduklarını söylerler. Hâlbuki Allah katında üstünlük ancak takva iledir. Bu hakikati, Celal kardeşimiz lisan-ı hâliyle haykırdı.
Her ırkın içinde iyisi de vardır kötüsü de. Hiçbir insan, tercih etmediği bir kimlik sebebiyle hor görülemez; üstünlük de atfedilemez. Günah söz konusu olduğunda Arap da, Türk de, Kürt de, Roman da, İngiliz de aynı imtihanın içindedir. Allah, kendi yarattığı kullar arasında ırk temelli bir ayrım yapmaz.
Bu hakikat, önce zihinlerimize yerleşmeli.
Görünen o ki bu genç, saf bir kalple bir adım attı; Allah da onun önünü açacak vesileler halk etti. Belki kendisinin dahi tahmin edemeyeceği hikmetler murat edildi.
Sadeliği…
Güler yüzü…
Tek bir enstrüman ve zikir sesini fon alan berrak nağmesi…
Sanatçı kibri taşımayan mütevazı duruşu…
Bu duruş, çocukların da ruhuna ve bedenine sirayet eden bir vakar hâline dönüştü.
Belki de en mühim destek, devlet eliyle gelen bu teşvik oldu. Milletin bağrında saklı kalan, bastırılmış dinî coşku gün yüzüne çıktı. Anadolu insanının hamurundaki iman pırıltıları, Ramazan etkinlikleriyle birlikte her okulda yakamoz gibi parladı.
Bir hakikat daha zuhur etti:
Meğer Ramazan ne nurluymuş ki taşı toprağı bile nurlandırdı.
Bir genç çıktı meydâne,
Nura gark oldu her hâne.
Celâl Karatüre bahane,
Dualarımızın kabulü şahane.
Belki de yıllardır “Bu nesil ne olacak?” diye iç geçirişlerimize verilen ilâhî bir cevaptı bu.
Yine mezkur âyetin tecellisi…
Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Dilerse de nehirler tersine akar; O’nun muradı neyse o olur.
Bu hâdise, Allah’ın varlığının, birliğinin ve kâinat üzerindeki hâkimiyetinin küçük ama çarpıcı bir işaretidir.
Mülkün sahibi, mülkü verip kenara çekilmiş değildir. Her an idare eder, her an müdahildir. Gerektiğinde küçücük bir dokunuşla asırlık sisleri dağıtır; berrak bir sesle kalpleri ayağa kaldırır.
Kıyamet kopup İsrafil (a.s.) sûr’a üfleyinceye kadar bu ilâhî nizam devam edecektir.
Hülâsa:
Bu Ramazan nereden geldiyse, hep oradan gelsin.
Kavga eden çocuklar hayırda yarıştı.
Ağzı küfürlü diller “Hu Allah” nidasıyla tanıştı.
Yüz kere, bin kere, milyon kere…
Elhamdülillah.