İbn Abbas (r.a) tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
Bir adam Peygamber Efendimiz’e gelerek: "Ey Allah’ın Resulü! Annem vefat etti. Onun adına tasaddukta bulunsam kendisine faydası olur mu?" diye sorar. Allah Resulü "Evet" deyince, adam; "Benim bir meyveliğim var. Sizi şahit kılıyorum, onu annem adına tasadduk ediyorum" der.
Bu ve benzeri delillerden yola çıkan İmam-ı Azam’ın talebesi İmam-ı Muhammed (rah.), mücbir sebeplerle orucunu tutamadan vefat eden Müslümanlar adına, tutamadığı her gün için ihtiyaç sahiplerine fidye verilirse, bu borcun kefaret yerine geçmesinin "umulacağını" hükme bağlamıştır.
Öncelikle Şunu Belirtmek Gerekir:
Oruç; akıllı, sağlıklı ve buluğ çağına ermiş her Müslümana farzdır. Geçici sağlık sorunu yaşayanlar ibadetini kaza eder; ancak kalıcı bir hastalık sebebiyle oruç tutamayanlar fidye verir. Fidye, bir ihtiyaç sahibinin sabahlı akşamlı bir günlük yiyecek ihtiyacıdır. Eğer kişi sağlığına kavuşursa, verdiği fidyeler sadaka sayılır ve oruçlarını kaza etmesi gerekir.
Sonraki dönem alimleri; "Oruç için böyle bir imkan varsa, daha mühim bir ibadet olan namaz için de neden olmasın?" diyerek bu uygulamayı (iskat-ı salat) güzel görmüşlerdir. Ancak namazda şu detay kritiktir: Namaz, keyfi olarak kazaya bırakılamaz. Kişi ayakta kılamıyorsa oturarak, oturarak kılamıyorsa yatarak kılar. Şuurunu kaybedecek kadar hasta ise ancak o zaman namaz yükümlülüğü düşer. İşte bu aşamada kılınamayan veya acil bir durumdan ötürü kaçırılıp kaza edilemeden vefat edilen namazlar için fidye verilmesi uygun görülmüştür.
Zamanla bu uygulama, asıl amacından saparak trajikomik bir hal almıştır. Bir kişinin ömrü boyunca hiç namaz kılmadığı varsayılarak devasa bir "ibadet faturası" çıkarılmakta, bu meblağ ödenemeyecek seviyeye gelince de adına "devir" denilen hileli bir yöntem devreye sokulmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da belirttiği üzere; "Belli bir paranın fakire verilip, onun da aldığı parayı veren kişiye hibe etmesi ve bu döngünün borç tamamlanana kadar sürdürülmesi" şeklindeki devir uygulamasının akli ve nakli hiçbir mesnedi yoktur. Bu, samimiyetten uzak bir hülledir.
Ne acıdır ki, halkın dini hassasiyetlerini ve cenaze yakınlarının çaresizliğini fırsat bilen bazı çevreler, bu meseleyi bir istismar alanına çevirmiştir. Duyumlarımıza göre, iskat parası gerçek ihtiyaç sahiplerine değil, devirde rol alan bazı görevlilere gidiyor, fakire ise sadece "sus payı" kabilinden küçük meblağlar bırakılıyor.
Babası öteki dünyaya borçlu gitmesin diye ahırındaki ineğini satıp iskat yapan fakir köylünün çaresizliği ciğer yakarken; "Cenaze çıkmadı, işler kesat" diyen bir zihniyet, imamlık makamının değil, ancak vicdansızlığın temsilcisi olabilir. Eğer fakir o köylü ise, bu paralar kimin cebine gidiyor? Kim karnını ateşle dolduruyor?
İslam, bazı çevrelerde çocukken oynadığımız "telsiz telefon" oyununa döndü; kaynak başka, sonuç bambaşka! Töreyle, yöreyle harmanlanmış, aslından koparılmış bir dindarlık anlayışı ortaya çıktı.
Burada ilim erbabına büyük görev düşmektedir:
Halk doğru bilgilendirilmeli, örf ile dinin sınırları net çizilmelidir.
İbadetin özünün "şahsi sorumluluk" ve "samimi tövbe" olduğu vurgulanmalıdır.
Seccade yüzü görmeyenlerin, bir miktar para döngüsüyle "cennet vizesi" alacağı yanılgısı ortadan kaldırılmalıdır.
İbadet yapmaktan aciz kalmış bir müminin eksikleri için "Allah’ın affına vesile olur" umuduyla yapılan tasadduk, ancak gerçek ihtiyaç sahibine ulaşırsa değer kazanır. İnsanların en acılı gününde, onların bu hassas damarını kaşıyarak beslenenlere fırsat verilmemelidir.
Aslında herkes kendi ahiret bavulunu yaşarken kendi doldurmalı; ancak geride kalanların yapacağı en güzel şey, gösterişten ve hileden uzak, samimi bir dua ve gerçek bir sadakadır.