Geçmişte bir gün, birkaç saat arayla iki farklı kadınla telefon görüşmesi yaptım.
İlki sabah aradı; çaresizdi. Beynindeki tümör nedeniyle yoğun bakıma alınan kızı için dua istiyordu. Doktorlar, vaktinin dolduğunu söylemişti. Annesini, on iki yaşındaki torununa son kez gösterip göstermeme ikilemini yaşıyordu.
Birkaç saat sonra tekrar aradı: "Abla, kızımı aldık, köye dönüyoruz." Seneler evvel karnında bu kızıyla baba evine sığınan kadın, şimdi kızının tabutu kucağında dönüyordu. Artık üç öksüz torununa annelik yapacaktı.
Bitmek bilmeyen bir yolculuk daha...
Dünya gözümde küçüldü ve o üç öksüzün gözyaşı olup aktı. Kendi sahip olduklarıma baktım: Terk etmek anlık bir meseleyken, onlara nasıl bu kadar meylediyoruz?
İkinci kadın akşamüstü aradı.
Kayınvalidesinden bahsediyordu:
"Annem o kadar titizdi ki abla; süpürdüğü yerde oturulur, yaptığı yenirdi. Biz üç elti tarladayken o dokuz çocuğa bakar, hiçbirini ayırmazdı. Eve geldiğimizde aşımız hazır, yüzü güleç olurdu. Namazını kaçırmaz, gıybet bilmez, sürekli zikrederdi."
"Peki, şimdi durumu ne?" diye sordum.
"Şimdi bakıma muhtaç. Ne dediğini biliyor ne yaptığını. Kimseyi tanımıyor. En sevdiği gelini bendim, beni bile hatırlamıyor. 'Sen kimin kızısın?' diye soruyor."
Dünya gözümden bir kez daha düştü.
Ne yaparsan yap, yolun sonu görünüyor. İçinde olan farkında değil, dışında kalan içinse tek teselli: Kader.
Bu tablodan ibret almayacak mıyız?
Sonumuzun hayır olacağına dair kimin garantisi var? Babaannemin dediği gibi: "Allah’ım, üç gün yatak, dördüncü gün toprak!"
Dünya hayatı için her şeyi göze alıyoruz; oysa dünya bizi en beklenmedik anda "talak-ı sâlise" (üç talak) ile boşuyor. Ne nafaka veriyor ne tazminat... Malımızı, mülkümüzü, sağlığımızı geri alıp bizi kapı önüne koyuyor ve yeni "kurbanlarla" nikahlanıyor.
Efendimiz (sav), "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çokça zikrediniz" buyururken sadece iştahı değil, dünyaya karşı freni bozuk bir kamyon gibi dalmamızı kastetmişti. Biz buraya kazık çakmaya değil, ahiret hazırlığına geldik. Dünyaya gözünü açan her canlı ölümle nişanlanır; o "düğün" bir gün mutlaka gerçekleşecek.
Dünyaya kördüğümle bağlanmak ve ölümü unutmak bir hastalıktır: Vehn.
Rasûlullah (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:
"Yakında milletler, yemek yiyenlerin birbirlerini sofraya davet ettiği gibi, size karşı birleşecekler."
Sahabe sorduğunda, bunun sebebinin sayıca azlık değil, kalplerdeki "vehn" (dünya sevgisi ve ölüm korkusu) olduğunu belirtmiştir.
Bugün İslam coğrafyasına baktığımızda; sınırların ötesinde bir sofra gibi paylaşılan topraklar, sınırların içinde ise doğallaştırılmaya çalışılan sapkınlıklar görüyoruz. Bu, bizim manevi zayıflığımızın bir nişanıdır.
Dünya sevgisi tüm hataların başıdır. Maddi kazanç ve rütbeler uğruna değerlerimizi ayaklar altına aldık. Oysa dünya; bir oyun, bir eğlence ve aldatıcı bir metadan ibarettir (Hadid, 20).
Allah’ım! Bizi dünyaya bıraktığın gibi tertemiz geri al. Dünyayı ebedi bir yurt değil, bir ahiret köprüsü görmeyi nasip et. Burayı, mülk sahibi gibi değil, güvenilir bir müteahhit gibi imar etmeyi nasip eyle. Aşkımız faniye değil, Baki olana; öldürene değil, diriltene olsun.
Şüphesiz biz O’na aitiz ve O’na döneceğiz.