Önüne gelen hadisi "uydurma", sünneti "yok", Rasûlullah'ı (sas) sadece Kur'an'ı getiren bir "kurye" olarak görenlere bir çift sözüm olacak:
2 dakika içinde yanına gelen bedeviyle muhabbet kurabilen bir kalp, 23 sene boyunca, 7/24 kâinatın sahibiyle karşılıklı bir iletişim içinde olacaklar ve O'ndan sadece 6236 âyet mi öğrenecek?
Kıyamete kadar devam edecek bir din ve onun kullanma kılavuzu olacak bir rehberden bahsediyoruz.
O yüzden bu mübarek ve muazzam âyetlere, teşbihte hata olmasın, risalet işinin resmî yazışması diyelim. Bir de gayr-i resmî muhabbet faslı vardır. İşte o da kutsî hadis ve hadis olarak karşımıza çıkmıştır.
Biz demez miyiz, "ateşe yakın olan ısınır" diye. İşte Peygamber Efendimiz (sas) de her şeyi bilen ve el-Alîm olan Allah’a yakındı. Dolayısıyla O'ndan en çok nasiplenen ve manevî nimetlere eren oldu.
Sizler mutasavvıfları hiç kâle almazsınız ama onlar da "marifetullah" denen "Allah'ı bilme ve O'nu tanıma" makamına erdiklerinde, gönülleri muhabbetle coştu, aşkla taştı ve bizim vakıf olmadığımız ne ilimler döküldü dillerinden. Ciltler dolusu eser kaleme alan alimlerin hemen her âlemden haber vermesi tesadüfi bir bilgi veya uydurma olabilir mi?
Muhammed (sas)'in kaynağı, bütün mülkün sahibi olan Allah'dı, sonraki sahih olan âlimlerin ve ilimlerin kaynağı da Kur'an ve sünnet oldu.
Allah Teâlâ, kullarına öyle bir kabiliyet vermiş ki, neyle daha çok meşgul olursanız o konuda "mütehassıs" olursunuz, işin incelik ve derinliğini öğrenir, algınız ve aklınız ölçüsünde o konu hakkında söz sahibi olma yetkisini, uzmanlığını elde edersiniz.
Yineliyorum, teşbihte hata olmasın ama en azından bu akıl yürütme sayesinde belki hakikatın üzerindeki perdeyi kaldıran olur ve gerçeği görür umuduyla bu misalleri verme ihtiyacı hissettim. Zira Efendimiz'in (sas) gecesini gündüzüne katan risalet mücadelesini yok sayanları görmek, bize elem veriyor.
Kur'an, sadece bir kitap olsaydı, pekâlâ bir mekana tablet halinde de iner ve özel korumalar eşliğinde insanlara takdim edilirdi. Ama insanlar içinde yaşayan bir insana gönderildi. Dolayısıyla O'nun, hem alma şekli hem de anlatma şekli açısından özel donanımlı olması gayet tabiidir. Bu özel ve güzel kulun bir Hakk'a bakan yönü var bir de halka bakan yönü...Telefon batarayası gibi, Allah'tan gelen akımı uygun bir şekilde alma ve cihaza yeteri kadar aktarma pozisyonu. Biz o akımın kaç şiddetinde geldiğini biliyor muyuz? Cenabı-ı Peygamberin vahiy alırken titremesi, terlemesi boşuna değil.
Bakar mısınız...
Her zamanın âlet ve imkânı O'nu anlatmak için nasıl güzel delil oluşturuyor. Elhamdülillah.
Şimdi başka bir şey soruyorum size: Bir hakimin bile, hüküm verirken, anayasa ve mevzuat dışında, inisiyatif hakkı varken (ki bu da hukuka uygun olmalı), koskoca Peygamber'in niye yeri geldiğinde söz söyleme hakkı olmasın? Üstelik onun bu sözleri de vahiy terbiyesi ve kontrolü altında olduğu hâlde...
Ağzından yanlış bir kelâm çıkmış olsa, anında bir melek yanında bitmez miydi?
"O, hevadan (kişisel arzularına göre) konuşmaz. O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir." (Necm,3/4)
Bu âyet, Rasûlullah'ın (sas) söylediği "özel sözlerin" vahiy olduğunun ifadesi yaninda O'nun tebliğ mahiyetinde olmayan söz ve davranışlarının da vahyin kontrolü altında bulunduğu ve bir konuda ictihad ettiğinde yanlış sonuca ulaşırsa ona bunun doğrusunun mutlaka bildirildiği anlaşılmaktadır.
Gelelim uydurma hadis mezusuna...
Maalesef, daha Peygamber Efendimiz hayatta iken "âyet uydurmaya" (Benî Ans Kabilesinden Esvedi Ansî, Müseylemet'ül Kezzab) kalkan insanoğlu, pekâlâ hadis uyduracak tiynette de olabilir.
Bu yüzden Rasûlullah efendimiz (sas): "Kim bilerek bana yalan isnat ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Buhari, Ahadisu’l-Enbiya, 50) buyurmuştur.
Şimdi uydurma hadis gereğine karşı, zamanın muhaddisleri kılı kırk yaran çalışmalar yapmış ve bu alanda "isnat, cerh ve tadil" gibi ilim dallarının, kürsülerin açılmasına sebep olmuşlardır.
Eh, onları da kafadan inkar ve iptal ederseniz artık "pes yâni" diyeceğim.
Gidin azıcık "hadis usulü" okuyun. Ama art niyetsiz ve samimiyetle...
Her şeyi inkâr etmek, yok saymak kolaycılık olmuyor mu? Öylesi, biraz da nefse hoş geliyor sanki...
İnsan akrabasını inkâr ederse, ne düğününde masrafa girer ne bayramında el öpmeye gider. Nice zahmetten kurtulmuş olur. Ama ya kaybettiği rahmetler?!..
Neyse...Umarım maksat hasıl olmuştur.