Osmanlı İmparatorluğu sınırları her yönde uç noktalara ulaştığında, devlet durağan bir döneme girdi ve yönetim zorlaştı. Saraydaki veraset sistemi değişti; devlet idaresinden bihaber isimler başa geçti. Medreselerdeki eğitim kalitesi düştü; fennî ilimler müfredattan çıkarılarak eğitim sadece dinî ilimlerle sınırlandırıldı. Bilimsel gelişmeler kişisel meraklara hapsedilince, bu alanda gerileme kaçınılmaz oldu.
Aynı dönemde Avrupa, Endülüs üzerinden gelen bilimsel birikimle Rönesans ve Aydınlanma dönemini yaşıyordu. Yeni keşifler ve ticari yollarla zenginleşen Avrupa, modernleşme yolunda dev adımlar atıyordu. Durumun vahametini anlayan devlet erkanı, bilim ve fen öğrenmeleri için Avrupa’ya talebe göndermeye karar verdi. Ancak bu noktada bir "kimlik krizi" baş gösterdi:
Gidenlerin bir kısmı ilim alacağına, kültürümüze yabancı alışkanlıkları benimseyip bir "Avrupa hayranlığına" kapıldı. Dinî değerlerine sadık kesimler ile saray çevresinde filizlenen bu popüler "Avrupai tarz" arasındaki çatışma, o günden bugüne bir eleştiri konusu olarak süregeldi.
"Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez." (Ra'd Sûresi, 11)
Bu âyet hem bir müjde hem de bir uyarı mahiyetindedir. Değişim, bir anda gerçekleşmez; görünmeyen bir altyapı süreci, adım adım gelen bir yenilenme vardır. Koca bir imparatorluğun yükselişi de çöküşü de tesadüf değildir; ardında liyakatli idareciler veya bilimden kopuş gibi somut amiller yatar.
Bugün bizler de fert olarak benzer hataları yapıyoruz. Yeni tanıdığımız birinde gördüğümüz güzel hasletleri almak yerine, nefsimize hoş gelen yüzeysel davranışları taklit ediyoruz. Gösterişçi tüketim ve kıyas üzerine kurulu bir hayat tarzına savruluyoruz.
Geçenlerde Akdeniz dolaylarından yeni bir arkadaş tanıdım. Dış görünüşü ve yaşam tarzı bakımından benden farklıydı; ancak ikimizin de birbirimize karşı olan önyargıları çoktan yıkılmıştı. İsmi ister Reyhan olsun ister Beyhan; benim için asıl olan onun kişiliğiydi.
Bize misafirliğe geldiğinde elinde, dolu dolu yöresel şeyler ve bir de fesleğen çiçeği vardı. "Gittiğim yerlerde adımın güzel bir kokuyla anılması hoşuma gidiyor," dedi. Bu zarif felsefesiyle beni daha ilk andan etkiledi.
Tanıdıkça, modern görüntüsünün altında kadim değerlere sahip birini buldum:
-Kul hakkı hassasiyeti: Ailesinden aldığı bu terbiye en kırmızı çizgisi.
-İbadet derinliği: "Ben yaptım oldu" mantığıyla değil, titizlikle ve öğrenerek yol alıyor.
-Dürüstlük ve Çalışkanlık: Doğallıktan yana, özü sözü bir.
Onu sevdim ama bu sevgi bir taklitçiliğe dönüşmedi. Onun dövmesi var diye dövme yaptırmayı ya da onun yaşam tarzına öykünerek kendi değerlerimden vazgeçmeyi düşünmüyorum. Ben onda "iyi ve doğruyu" görüp almayı, o da bende gördüğü eksikleri cesurca söyleyebilmeyi esas aldık.
İnsanın isminin bir çiçekle, samimi bir sohbetle veya içten bir duayla anılması ne büyük devlet!
Yüreğimde her kesimden dostu ağırlayacak bir imparatorluk kurmaya niyetliyim. Zira, kendi dinî değerlerinize ve köklerinize sadık kalarak, hayatınıza meşrû yenilikler ve dostluklar katmak, ilerlemenin, geçmişten geleceğe güzel kokular taşımanın alâmetidir.
Rabbim, bu içsel imparatorluğu nefsimin idaresinden korusun ve bizi istikametten ayırmasın.