Hayat çocuklara güzel...
Köydeki çocukluğumdan kalan bir hatıra da; "tokaç" dediğimiz, cinsini bilmediğim bir ağaçtan yapılan, bazılarının üstünde oymalı süsleri olan çamaşır yıkama âletidir.
Öyle basit göründüğüne bakmayın. Sanırım ağacı özel. Çünkü kimi hafif kimi ağır oluyordu. Her bayan, kendi kesesine veya cüssesine göre çamaşır tokacı alıyordu.
"Çamaşırlık" denen yerde, su kazanları kurulur, bir kaç aile bir arada haftalık çamaşır yıkanırdı. Özellikle beyaz çamaşırlar, kaynatma kazanına atılıyordu. Sakız gibi oluyorlardı... Bembeyaz. Tertemiz.
Taş üstüne konan ve arada bir tas su serperek yıkanan çamaşıra çarpa çarpa, zamanla bizim bu tokaçlar da kırılıyordu.
Yarısı kırık tokaçlar atılmaz, kız çocuklar için çamaşıra alıştırma aparatı olurdu.
Eline küçük kardeşinin kirlenmiş iki kazağını veya kendine ait bir parça kıyafeti alan kızlar çeşme başına gelirdi.
Büyüklerden nasıl gördüyse öylece başlardı yıkamaya. Hem de soğuk suyla...
"Tokacı başında çevirerek vurma" gibi bazı artistik hareketler de yapılırdı. Şahsen bundan dolayı kendi kafama birkaç kere tokaç vurmuşluğum vardır. Biraz ahmak oluşum ondandır belki. :))
İşte bu tokaç, sadece çamaşır yıkamakla kalmamış bana bazı mesajlar da vermiş meğer. Arada bir kafama vurmasından belli. :))
Büyüdükçe anladım onları...
Bir kaç misal verelim:
- Eğer kirlenirsen, lekelenirsen, temizlenme imkânın var. Suyla, sabunla veya tokaçla.
- Leke ne kadar çok ve inatçı ise o kadar tokaç vurulur.
- Leke çıkarma işlemi sırasında, küllü su kullanımı, aynı zamanda çamaşırı yumuşatır.
- Kaynar suya girenler genellikle lekeyi çok gösteren beyazlar...Onlar az bir lekeyi bile kaldıramıyor.
- Daha da çıkmayan lekeli çamaşırlar gün ışığına bırakılır. Güneşin altında sıcaktan kavruldukça yavaş yavaş o lekeler gitmeye başlar. "Kuruduğunda" tertemiz olduğunu görürsün.
- Dahası için yapacak bir şey yok. Onu öylece kullanmaya devam edersin. "Lekeli" diye bir şeyi atma lüksümüz yok. Onu bir şekilde kullanmamız, hayata katmamız lâzım. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.
- Öyle ufak tefek yıkamayla gitmeyen lekeler için hiç dert etmeyiz. Çünkü o tokacı yiye yiye bir gün tertemiz olacaklar.
- TOKACIN AMACI ÇAMAŞIRI DÖVMEK DEĞİL KİRİ VEYA LEKEYİ ÇIKARMAK...
- Yarım tokaç, artık kullanılmayacak durumda ise, yakılır gider.
Bütün bunlar, büyüdükçe ne anlatmış bana meselesine gelince. İnsanlar da tıpkı çamaşır gibi değil mi?
Misal, kibir bir lekedir. Ama daha kibirli insanların yanında tokaçla dövülür gibi bir kaç darbe alınca "fos" diye inerler. Veya kendilerini yakan öyle dertleri olur ki, çamaşır suyu beyazlığı katar amel defterine.
Güzel ahlâk, küllü su gibidir. Kimde varsa hem onu yumuşatır hem de ona karşı insanları yumuşatır...
Yalan bir lekedir...
Yalan söyleyen insanlar, bir müddet kazanır gibi görünse de insanların ona karşı güvensiz duruşları tokaç gibi kafalarına bir bir vurur.
Dedikodu; bulaşıcı, akıcı bir lekedir. Ayrı yerde yıkamak lâzım. Bunlar, kendilerinden uzaklaşanları gördükçe günahlarının farkına varırlar.
Gözde ve önde olan insanlar, beyaz çamaşır gibidir. En ufak lekeyi gösterir. Bazen en çok onların imtihanı ağır ve yakıcı olur.
Bunun gibi daha pek çok misal bulmak mümkün.
Ama tokacın bana verdiği en önemli mesaj;
Ufak tavsiyeler ve azıcık can yanmayla öğrenemediğin düsturları, kural ve kaideleri, hayat senin kafana vura vura öğretiyor.
O zaman anlıyorsun can yanması nasılmış...
O zaman anlıyorsun meğer yapılması gereken neymiş...
İnsan olarak elbette hatalı yönlerimiz var. Ama bunlar, azıcık ovalama birazcık çitilemeyle giderilecek şeyler olsun. Yoksa bir kaç tokaç darbesi yemek zorunda kalırız.
Günah denen manevî kiri tevbeyle yıkayamadan bu dünyadan ayrılmışsak, kaynatma ve en sonunda da yakma işlemleri var.
İşte o, cehennemden başkası değil.
Rabbim! Can yakıcı azaptan Sana sığınırız. Bizi, tevbesi makbul sadık kullarından eyle.