Bugun...


Nihat Güç

facebook-paylas
Yasaklanan İslam’dır.
Tarih: 29-08-2025 12:12:00 Güncelleme: 29-08-2025 12:12:00


Bu ülkede herkesin söz söyleme, istediği gibi davranma, dilediğini yapma hakkı vardır. Bu konuda sınırsız bir özgürlüğe de sahiptirler. Hemen herkes Yahudi, Hristiyan, Ateist, Mecusi veya Müşrik fark etmeksizin hangi din olursa olsun tüm insanlara saygılıdırlar. Ama sıra Din-i İslam’a ve şanlı müntesipleri olan Müslümana gelince her şey alt üst olmaktadır. Kural ve kaidelere takla atmaktadırlar. Bu konuda hak, hukuk ve kadirşinaslık ayaklar altına almaktadırlar. Sadece bu ülkede değil tüm dünyada herkesin hakkı ve hukuku vardır amma Müslümanım diyen insanların hakkı, hukuku ve özgürlüğü yoktur.

Bir Müslüman, inancı gereği bu işi yapamam, şu ortama giremem, şu sözleri telaffuz edemem, bu davranışları sergileyemem, bu kurallar dinime ters, inancım ile uyuşmuyor deme hakkına da yetkisine de maalesef sahip değillerdir. Şunların da bir inancı var, bir dinleri var, bir yaşamları var, yerine getirmeleri gereken ibadetleri, sakınmaları gereken haramları var denilmiyor. O yüzdendir ki dünya arenasında özgürlük pervaneleri hiç bir zaman Müslümanlar için dönmedi.

Elbette her insanın sapıtma hakkı vardır. Bu hakkını dilediği konuda, dilediği zamanda, dilediği oranda ve dilediği şekilde kullanabilir. Kimseler buna engel olamaz. Zaten Yüce Allah da bu konuya engel koymuş değildir. Dünya imtihan arenasıdır. Dileyen dilediği gibi imtihanını sürdürebilir. Bu imtihanın sonucunu beklediğimiz gibi inanmayan insanların da beklemelerini diliyoruz. Evet, son gülen iyi güler demişler. Bizler de son gülenlerden olalım…

Çevremize baktığımız vakit kimi insan, bir partiyi bahane ederek sapıtabiliyor. Diğer bir insan, dini anlatan insanların konuşma stilini, anlatış tarzını, oturma şeklini, bıraktığı sakalını, sardığı sarığını bahane ederek yoldan çıkabiliyor. Bir diğeri dini bir konuyu tam anlamıyla çözemediğini, anlayamadığını dolayısıyla dinde sorunların var olduğunu ileri sürerek baş kaldırabiliyor kendisini yaratan Yaratıcıya. Bir başkası aklını ilahlaştırmak suretiyle inkâra kalkışabiliyor. Bir başkası da tarihte meydana gelen kimi olayları bayraklaştırarak yoldan uzaklaşabiliyor. Bir insan sapıtmak istiyorsa, ortam buna müsaittir. Sapıtmak için bahane bulmak da serbesttir. Hani şeytan; Hz. Âdem (a.s.)’in yaratılış nüvesinin yani mayasının toprak olduğunu ileri sürerek Allah’ın emirlerine karşı gelerek sapıttığı gibi.

Kimi insan var sapıtır ve bu sapıklığı kendisi ile sınırlı kalır. Köşesine çekilerek sessiz sedasız bir hayatı ölünceye kadar sürdürür. Ama kimi insan da vardır ki sapıklığını etrafına yaymak, doğru yolda olanları da kendisine benzetmek suretiyle sapıttırmak ister. Sanırım sapıklığın dehlizlerinde yalnız kalmak çok korkunç bir şey olsa gerek. O yüzdendir sapıtanlar, Şeytan’ın yaptığı gibi kendisini alkışlayan, yaptıklarını onaylayan taraftarlar bulmaya çalışıyorlar. Mesela son yıllarda; “Araplara benzemeyin!” diyerek şeytanın aklına gelmeyen bir taktiği, bir planı ustalıkla uygulamaya başladıkları gibi. Bu vesileyle Kur’an ve hadislerden bihaber yetişen gençleri İngilizlerin kucağına atmakla, Yunanlılara benzetmekle, Ruslar gibi yaşatmakla, Yahudilere özendirmekle kalmadılar tam anlamıyla bir dinsizleştirme, bir ateistleştirme projesini de hayata geçirdiler.

Başarılı oldular mı? Evet, kısmen başarılı olduklarını itiraf edebilirim. Ama unutulmamalıdır ki şeytan ve avaneleri insan üzerinde baskıcı bir etkiye sahip değildir ve hiçbir zaman da olamadılar. Dileyen iman eder dileyen de inkâr eder. İnkâr da iman da tamamıyla kişinin hür iradesiyle, arzu ve istekleriyle gerçekleşen bir olaydır.

Şartsız ve ön yargısız bir şekilde Allah’a iman eden, Kur’an ile tanışan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i tüm zamanlara ve tüm insanlığa gönderilmiş elçi olarak kabul eden insanlar, İslam’ın emirlerini hayatında uygulamaya çalışırlar. Bu vesileyle insanlar arasında doğulu veya batılı, güneyli veya kuzeyli, Kürt veya Türk, Arap veya Acem olmalarında bir farkı kalmamış oluyor. Haliyle aynı hedefe doğru ilerleyince aralarında var olan farklılıklar da birer birer ortadan kalkmış oluyor. Aynı yanlışa aynı tepkiyi veren insanların aynı doğruya aynı derecede aynı değeri vermeleri de kaçınılmaz oluyor. Ancak Kur’an’dan uzaklaşan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e sırt dönen kişilerde de çok farklı refleksif hareketler ortaya çıkmaya başladığını söylemek durumundayım. O yüzden ışık bir, karanlıklar ise insan sayısıncadır. Doğru tek, yanlışlar da insanların sayısı kadardır. Çünkü bu gibi kişiler daha çok bölgesel değerler üzerinden düşünmeye, bölgesel doğruları savunmaya, kendisine göre bir değer oluşturmaya başlarlar.

Çok acı ve çok da garip bir durum!

Kalbi mutmain kılan, teskin eden, insana huzur ve mutluluk veren Yüce Allah’ın eşsiz kelamı olan Kur’an’dan uzaklaşan veya bir şekilde uzaklaştırılan insanlar abuk sabuk sözler ile huzur ve mutluluk aramaya başlıyorlar. Anlamsız, absürt, tiksindirici sözler ile şaha kalktığını sanıyorlar. Olmadık elbiseler içinde, olmadık hareketler sergileyerek kanatlanıp uçtuğunu düşünebiliyorlar.

O yüzden sadece dünyaya yönelik çalışmamalı insan. Yaptığı plan ve projelerinin tamamına ölümden sonrasını da ilave etmelidir. Çünkü her gün birileri ölüyor. Kabul etmemiz gereken gerçek bu. Kabul ve retlerini bu gerçek üzerinden düzenlemeli insanlar. Her şey ahirete geçişin dünyadan başladığına işaret ettiğine şahitlik etmekteyiz. Dünya bir köprü görevini üstlendiğini iyi biliyoruz. O yüzden kişinin dünyada yan yana dizdiği taşlar, üst üste koyduğu mallar, kazandığı makamlar ahirette sahibini mutlu kılmaya yönelik tasarlanması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya’da kalacak tek taraflı bir mutluluk, tek taraflı bir meşguliyet, tek taraflı bir kazanç eninde sonunda pişmanlık doğuracaktır. Unutanlara hatırlatmak isterim.

Evet, o yüzden Allah’a inanmayan insanlar iman, cennet ve cehennem gibi meselelerin konuşulduğu veya anlatıldığı mekânları / kitapları hiç sevmezler. Bu konular kasvetli gelir kendilerine. Alabildiğine bu gibi konulardan uzak durmaya çalışırlar. Değinmek zorunda kaldıkları zamanlarda da birçok şeyin üstünü örterek değinirler ya da kendilerine göre yontarlar.

Aynı şekilde namaz kılmayan, oruç tutmayan, zekât vermeyen insanlar da ibadetler ile ilgili bir konunun konuşulduğu veya anlatıldığı mekânları / kitapları hiç sevmezler. Bu gibi konular kendilerine hep itici, hep boş ve hep havasız bir ortam gibi algılanır.

Allah’a isyanı alenen vurgulamak üzere açık seçik giyinen insanlar tesettür konusunun işlendiği, anlatıldığı veya dile getirildiği mekânlardan / kitaplardan da yaban eşeklerinin aslandan kaçtıkları gibi kaçarlar. Bu gibi konuların konuşulduğu ortamlarda suda boğulan bir insan gibi hissederler kendilerini. Nefesleri daralır, ruhu sıkılır onların. Ortamı veya konuyu değiştirmek için sabırsızlanırlar. Yüzlerinde beliren hoşnutsuzluğu uzaktan okuyabilirsiniz.

Din ile ilişiğini kesmiş rasyonalist düşünen insanlar da kendilerini kafese konulmuş, özgürlüğü kısıtlanmış bir kuş gibi hissederler dini bir konu açıldığında veya dini bir kitabı eline aldıklarında. Kendileriyle yüzleşmek, hatalarını bilmek istemezler. Hep bahane bulurlar, hep bahane ararlar. Hep başkalarını suçlarlar. Hep eksiklik yapanları canlandırırlar gözlerinde, sözlerinde, hayallerinde...

Nerede olursanız olun, kiminle konuşursanız konuşun anlattığınız ilahi kelamdan esinlenen bir hüzme, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ağzından dökülen hikmetli bir söz, sosyal hayatı düzenleyen bir ibadet veya kaçınılması gereken bir haram ise birileri mutlaka karşı çıkacaktır. Öfkelenecek, bağıracak, çağıracak ve karşınıza diklenecektir. “Bu çağda bu zihniyet olmaz olsun.” diyeceklerdir. Bu ister eğitimin yapıldığı bir sınıf ortamı olsun, ister hastaların muayene edildiği bir muayenehane alanı olsun, ister ticaret yapılan çarşı pazarlar olsun, isterse de bir caminin minberi, kürsüsü olsun, hiç fark etmez onlar için. Anlatılan ayetler ve hadisler birilerini mutlaka rahatsız edecektir. Rahatsızlık vermiyorsa ya ayetleri bağlamından koparmışsınız ya da hadisleri. Karşı çıkan insanlar için mekânın ve dini anlatan şahsın hiçbir önemi yoktur. Yeter ki anlatılan şey Kur’an olsun, İslam olsun din ve iman olsun. Doktor, Öğretmen, Esnaf veya İmam Hatip olmaları karşı çıkma durumunu değiştirmeyecektir. Onların tek bir istekleri vardır, o da hak ve hakikatin dile getirilmemesidir. Yoksa eksiklik, yanlışlık veya üslup bahane, Müslümanları ve dile getirdikleri hakkı ve hakikati bir kaşık suda boğmak ise şahane...



Bu yazı 106 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI