Geçmişi çok önceye dayanan, daha önce “Pizza Gate” ismiyle gündeme gelen “şer adası” skandalı şimdi yeniden gündeme geldi. Büyük ihtimalle şer çetesinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklar sebebiyle bu skandal patlamıştır. Ancak öyle görünüyor ki, yıllar içinde bu bataklığa çekilen birçok devlet adamı, siyasetçi, uluslararası şirketler ve dünyada söz sahibi birçok insan rehin alınmış durumdadır. Bu sebeple de toplu bir temizlik gündemde bile değil. Büyük ihtimalle bir müddet etrafında dönüp dünya halklarının öfke gazlarını aldıktan sonra işi kapacaklardır.
Bu olay daha önce “Pizza Gate” skandalı olarak patladığında konuyla ilgili birçok yazı yazmıştım. Sonraki dönemlerde de defalarca yazılar yazdım. Ancak bizim sesimiz duyulacak kadar gür olmadığından pek bir netice olmadı. Şu andaki gündeme gelişi daha farklı olduğundan işin üzerine yeterince gidilirse zalimlerden kısmi olarak hesap sorulması gibi bir sonuç alınabilir.
Şimdi bir düşünelim. Eğer Epstein Müslüman olsaydı; dünya böyle sessiz kalır mıydı? İslam’a fobiayı köpürtmek için tüm medya aydınlar sanatçılar koro halinde bağırırlardı. İslam terör ve tüm Müslümanlar terörist ilan edilirdi. Bununla da kalınmaz, 11 Eylül bahanesi gibi bağlantılı tüm İslam ülkeleri işgal edilirdi. Ama şimdi batının neredeyse tüm ülkelerinde idareciler, sanatçılar zenginler gırtlaklarına kadar bu pisliğe bulaşmış ama hareket yok. Şimdi bu cürüm yerde mi kalacak. Nasıl olsa Epstein öldü cezasını çekti deyip geçecek miyiz?
Dünyayı sarsan Epstein skandalı, sadece bir suç dosyası değil; aynı zamanda küresel ahlâkın, medyanın ve siyasetin çifte standartlarını gözler önüne seren bir turnusol kâğıdıdır. Çocuk istismarı, insan ticareti ve güç–para ilişkileriyle örülü bu karanlık ağ, yıllarca dünyanın en güçlü çevreleriyle iç içe yaşadı. Peki, şu soruyu sormadan geçebilir miyiz: Epstein Müslüman olsaydı dünya yine bu kadar sessiz mi kalırdı?
Bugün varsayımsal bir senaryo düşünelim. Eğer böylesi korkunç suçlarla anılan bir isim Müslüman kimliğiyle öne çıksaydı, muhtemelen küresel medya günlerce değil aylarca “İslam ve şiddet” başlıkları atardı. Stüdyolar dolup taşar, yorumcular İslam’ı tartışmaya açar, bir kişinin suçu milyonlara, tüm İslam ümmetine mal edilirdi. Akademisyenler, sanatçılar ve kanaat önderleri koro halinde açıklamalar yapar; “radikalleşme”, “dini motivasyon” ve “küresel güvenlik tehdidi” gibi kavramlar gündemin merkezine yerleşirdi. Daha önce de benzer olaylarda görüldüğü gibi, bireysel suçların tüm bir inanç topluluğuna fatura edildiği örnekler hafızalardadır.
Ne yazık ki, Epstein dosyasında tablo farklı. Batı’nın en güçlü siyasetçileri, milyarderleri, sanat dünyasının parlak isimleri bu skandalın çevresinde anıldı. Uçuş listeleri, gizli buluşmalar, yıllarca süren suskunluk… Bütün bunlar kamuoyuna yansıdı; ancak beklenen ölçekte bir hesaplaşma ve sorumlulardan hesap sorulması hala gündemde değil. Büyük medya kuruluşlarının dili çoğu zaman temkinli; bazı çevreler ise konunun üzerine gitmekte isteksiz. Bu durum, “güç sahipleri söz konusu olunca adalet yavaşlar mı?” sorusunu kaçınılmaz kılıyor.
Elbette hiçbir suç, failin dini veya etnik kimliği üzerinden genellenemez. Bir insanın suçu, milyarlarca insanın inancına mal edilemez. Ancak sorun tam da burada başlıyor: Dünyanın bazı kesimleri söz konusu olduğunda bireysel sorumluluk vurgulanırken, Müslümanlar söz konusu olduğunda kolektif suçlama refleksi devreye giriyor. İşte eleştirilmesi gereken çifte standart budur. “Güçlünün adaleti” değil “adaletin gücü” öne alınmalıdır.
Şimdi asıl meseleye gelelim: Bu cürüm yerde mi kalacak? Bu vahşi, vampir güruhundan hesap sorulmayacak mı? Epstein’in ölümüyle dosyanın kapanması, mağdurlar için gerçek bir adalet anlamına gelir mi? Yoksa sistem, güçlü bağlantıları olanları koruyarak “fail öldü, konu kapandı” rahatlığına mı sığınacak? Hukukun evrensel ilkesi nettir: Suç ağı varsa, sorumluların tamamı ortaya çıkarılıp cezalandırılmalı; mağdurların sesi bastırılmamalıdır.
Bugün dünya kamuoyu için en büyük sınav, failin kimliği değil adaletin kendisidir. Eğer gerçekten evrensel değerlerden söz ediyorsak, güç ve servet sahibi kim olursa olsun hesap vermelidir. Aksi hâlde “adalet” sadece zayıflara işleyen bir mekanizma, güçlüler için ise aşılması kolay bir formaliteye dönüşür.
Sonuç olarak mesele yalnızca Epstein değil; küresel vicdanın samimiyetidir. Dünya, suçun karşısında failin kimliğine göre değil, işlenen zulmün büyüklüğüne göre tavır almadıkça bu tartışmalar bitmeyecektir. Adalet, kimliklere göre değişen bir refleks değil; herkes için aynı ölçüde işleyen bir ilke olmalıdır. Ancak o zaman mağdurların yarası sarılabilir ve insanlık gerçekten “sessiz kalmadı” denilebilir.
Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke...