Akran zorbalığı ve çocuk suçlarını konuşmadığımız bir gün yok gibi. Neredeyse mal, can ve namus emniyeti açısından endişeli kimse yok gibidir. Şunu kabul edelim ki, bu sadece bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir medeniyet krizidir. Artık kendi medeniyetimize dönme vaktidir. Beşeri sistemler ve batı kriterleri insanlığa kaos ve anarşiden başka bir şey getirmedi. Bu gün hemen hiçbir insan mutlu değildir. Hiçbir insan gereği gibi emniyette ve huzurlu değildir. Tüm bu yaşananlar gösteriyor ki, beşeri sistemler insanlık için huzur, güven, emniyet ve selametin vesilesi olamaz.
Zerreden küreye her şey gibi insanı da yaratan Allah’tır (cc). Elbette yarattıklarını en iyi bilen de mülkün sahibi olan Allah’tır (cc). Nasıl ki, bir elektronik cihazı icat eden mühendis o cihazı en iyi bilense, hobileri ve fobileriyle insanı ve geçireceği evreleri de en iyi bilen yine Allah azze ve celledir. Bir cihaza başka marka bir cihazın kullanma kılavuzunu denerseniz çalıştıramazsınız. Eğer zorlarsanız o cihazı yakabilir ve heder edebilirsiniz. İşte ilahi bir mucize olan insan da ancak Allâh'ın (cc) şeriatıyla gereği gibi işleyip huzur ve selametle yaşayabilir.
Zerreden küreye varlık âleminde ne varsa, hepsi ilim, irade ve kudret sahibi Allah Teâlâ’nın yaratmasıdır. İnsan da bu küllî yaratılış düzeninin merkezinde yer alan, maddî ve manevî boyutlarıyla en karmaşık varlıktır. Elbette yarattığını en iyi bilen, onun mahiyetini, zaaflarını, kabiliyetlerini ve geçireceği safhaları en ince ayrıntısına kadar kuşatan da mülkün yegâne sahibi olan Allah’tır (cc). Bu hakikat, yalnızca itikadî bir kabul değil; aynı zamanda aklî ve mantıkî bir zorunluluktur.
Günlük hayattan basit bir örnek bu gerçeği açıkça ortaya koyar: Bir elektronik cihazı icat eden mühendis, o cihazın nasıl çalışacağını, hangi şartlarda verimli olacağını ve hangi müdahalelerin onu bozacağını en iyi bilendir. Bu nedenle her cihaz, kendi üreticisinin hazırladığı kullanım kılavuzuna ihtiyaç duyar. Başka bir markanın kılavuzunu uygulamaya kalktığınızda cihaz ya çalışmaz ya da kısa sürede arızalanır. Hatta zorlanırsa tamamen yanar ve kullanılamaz hâle gelir. Bu durum, teknik alanda tartışmasız kabul edilen bir hakikattir.
İnsan söz konusu olduğunda ise aynı mantık çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Oysa insan, sıradan bir makineden çok daha karmaşık; aklı, nefsi, arzuları, korkuları, eğilimleri ve toplumsal yönü olan ilahî bir mucizedir. Hobileriyle, fobileriyle, güçlü ve zayıf yönleriyle insanı en iyi bilen; onu hangi sınırların koruyacağını, hangi serbestliklerin ise onun için ifsada yol açacağını bilip takdir eden yalnızca Allah azze ve celledir. Bu sebeple insan için konulan ilahî ölçüler, keyfî değil; bilakis yaratılış fıtratına tam uyumlu prensiplerdir.
Allah’ın (cc) şeriatı, insanı baskı altına almak için değil; onu korumak, dengede tutmak ve huzura erdirmek için vazedilmiştir. İnanç, ibadet, ahlak ve hukuk alanlarında getirilen hükümler, insanın hem bireysel hem de toplumsal hayatını selametle sürdürebilmesi için bir bütünlük arz eder. Beşerî sistemler ise sınırlı aklın, değişken arzuların ve dönemsel çıkarların ürünüdür. Bu nedenle insanı ya aşırı serbestlikle yozlaştırır ya da katı kurallarla bunalıma sürükler.
Tarih ve tecrübe göstermiştir ki, ilahî ölçülerden koparılan insan, kısa vadeli hazların peşinde koşarken uzun vadede hem kendini hem toplumu tahrip etmektedir. İnsanın kendi eliyle yaptıkları yüzünden; aile çözülür, adalet zedelenir, güven duygusu kaybolur ve sonuçta insanın kendisi kaos ve anarşiye mahkum olur. Allah (cc) şöyle buyurur: “İnsanların kendi ellerinin kazandığı (tahribat ve talanlarının yol açmasıyla, doğal ve sosyal yapıyı bozmaları) dolayısıyla, karada ve denizde (nice) fesat (bozulma) ortaya çıktı (çıkacaktır). Umulur ki, (fesatlık ve fırsatçılık yapıp doğayı tahribattan) dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını (felaket ve musibet olarak) kendilerine tattırmaktadır.” (Rum 30/41)
Buna karşılık Allah’ın şeriatına uygun bir hayat, insanın fıtratını korur; hak ile sorumluluk arasında denge kurar ve gerçek anlamda huzur ile emniyeti mümkün kılar. Böylece dünyada huzur ve izzet, ukbada da ebedi saadet ve Cenneti kazandırır. “Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah’tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar(a gelince); işte onların üzerine (hayatları boyunca ve ölüm anında teselli ve teskin edici) melekler sürekli inecek ve: "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size va’d olunan cennetle müjdelenip sevinin" diyeceklerdir.” (Fussilet 41/30)
Sonuç olarak, nasıl ki bir cihaz ancak kendi üreticisinin kılavuzuyla sağlıklı çalışırsa, insan da ancak yaratıcısı olan Allah’ın (cc) koyduğu ilahî nizamla gereği gibi işleyebilir. İlahi bir mucize olan insanın huzur ve selamet içinde yaşayabilmesinin yolu, onu en iyi bilenin belirlediği ölçülere teslim olmaktan geçmektedir. Bu teslimiyet, bir kayıp değil; bilakis insanın kendini bulduğu en sahih kazanımdır. Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke...