Gazze… Uzun zamandır sadece bir coğrafyanın adı değil. Aynı zamanda insanlığın vicdanla verdiği en ağır sınavlardan biri. Orada yaşananlar, rakamlara indirgenemeyecek kadar derin; manşetlere sığmayacak kadar ağır.
Bugün kapatılan kapılar yalnızca taş ve demirden ibaret değil. O kapılar, insanlığın onuruna vurulmuş kilitlerdir. Ve bu kilitler, sadece Gazze’yi değil, dünyanın dört bir yanında sessiz kalan vicdanları da hapsetmektedir.
Yaklaşık iki milyona yakın insan… Çoğu zaman günde tek öğün yemek dahi bulamayan aileler… Bir tas yemeği çocuklarına ayırıp kendileri aç yatan anne ve babalar… “Yatak” denilen şeyin aslında kumdan ibaret olduğu bir hayat… Soğuk, açlık ve bombardıman arasında sıkışmış bir yaşam mücadelesi…
Bu tablo karşısında sessiz kalmak, artık tarafsızlık değildir. Bu, açık bir tercihtir. Ya hakikatin yanında durursunuz ya da zulmün gölgesinde kaybolursunuz.
Bugün yaşananlar sadece fiziki yıkım değil; aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. İnsanlık, göz göre göre eriyen bir vicdanın ağırlığını taşıyor. Çünkü suskunluk, en ağır ihanettir. Vicdanı olan için mesafeler yoktur; kilometreler, ekranlar ve sınırlar bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Tarih, konuşanları değil; gerektiğinde ayağa kalkanları yazar. Bugün sesini yükseltmeyenlerin, yarın söyleyecek sözlerinin bir anlamı olmayacak. Geciken her tepki, biraz daha derinleşen bir acının parçası haline gelecek.
Zulüm büyüdükçe maskeler düşer. Hakikat daha görünür hale gelir. Ve korku duvarları yıkıldığında geriye tek bir ayrım kalır: Hak ile batılın safı.
Bu yüzden bugün, bir tercih yapma günüdür. İzleyen mi olacağız, yoksa değiştiren mi?
Gazze’de hayatını kaybedenler için söylenen her söz, aslında bir hatırlatmadır: Onlar unutulmasın diye, biz hatırlamak zorundayız. Onların isimleri, bu çağın vicdan defterine yazıldı bile. Ve o defter, sessiz kalanları değil; direnenleri, konuşanları ve harekete geçenleri kaydedecek.
Bu bir coğrafya meselesi değil. Bu, doğrudan insan olmanın gereğiyle ilgilidir.
Ve şimdi karar vakti…
Yusuf Öztek