Zamanın savrulduğu, kalplerin hafiflediği, kelâmın değerini yitirdiği bir devri yaşıyoruz. Genç dimağların, yüreklerde secde izini değil, ekranın parıltısını aradığı bir zamandayız. Oysa secde, bir kulun Hâlık’ına en yakın olduğu an değil midir? Ne oldu da bu yakınlık, alaya alınan bir hâle geldi? Nasıl oldu da Rabbimizin huzurunda eğilmek, genç dillerde alay mevzusu oldu?
Liselerde, sokak aralarında, sanal mecralarda hızla yayılan bu yoz akım; sadece bir gülüşün değil, bir neslin ruhunun, hafızasının ve ahlâkının çöktüğünü haber vermektedir. Ve biz, izlemekle yetindik. Nehiy etmedik, göz yumduk, “çağ böyle” dedik. Oysa bu gençler gökten inmedi, bir yerlerden ithal edilmedi; bu gençler bizim ellerimizde, bizim suskunluğumuzda, bizim ihmallerimizde mayalandı.
Zira bir toplumun geleceği, onun evlâtlarına öğrettikleri kadar, ihmal ettiklerinde de şekillenir. Ve biz, ihmal ettik.
"Kendi aleyhinize, evlâtlarınızın ve mallarınızın aleyhine sakın beddua etmeyiniz ki; duaların kabul olacağı bir saate rastlarsınız da bedduanız kabul olmuş olur." buyuran ve beddua etmekten kaçınan; kendisinin lânet eden değil, aksine rahmet peygamberi olduğunu ifade eden; hatta Mekke döneminde İslâmı tebliğ etmek üzere Tâif'e gittiğinde, Taif ehli tarafından kötü karşılanıp taş yağmuruna tutulunca, mübarek ayakları kana bulanıp Allah tarafından kendisine "Onlar aleyhinde yapacağı bedduanın kabul edileceği, dilerse onları helâk edeceği" bildirilince bile "Hayır, belki bunların sulbünden sana ibadet edecek çocuklar doğar, yâ Rabbi!.." diyerek beddua etmeyi reddeden; Uhud'da dişini kıran, yüzünü yaralayan düşmanları için: "Allah'ım! Kavmimi hidayete erdir, çünkü onlar yaptıklarını bilmiyorlar." diye dua eden Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.), bir secde vakti kaçtı diye nasıl öfkelendiğini ve nasıl beddua ettiğini evlatlarımıza öğretemedik.
Hendek Savaşı esnasında, savaşın şiddetinden dolayı yaşanan hengamede ikindi namazı kılınamamış, güneş batmıştı. Bunun üzerine Allah Resulü müşriklere " Güneş batıncaya kadar bizi ikindi (orta) namazından menettikleri için Allah onların kabirlerini ve evlerini ateşle doldursun." diyerek beddua etmişti. Oysa ki o, nefsi söz konusu olduğunda asla öfkelenmezdi. Fakat o gün, secde hakkı ihlal edilmiş, Rabbiyle buluşamamanın hüznü kalbini dağlamıştı. Bu kalp acısıyla söylemişti o sözleri. Bu beddua, iman ve ibadetin ne kadar kutsal olduğunu, engellenmesinin ise ne denli büyük bir haksızlık ve zulüm olduğunu gösterir. Maalesef bizler, bu hadisenin ruhunu, bu ahlâkı, bu kıymeti çocuklarımıza anlatamadık.
Onlara ne tutumluluğu öğretebildik, ne de kanaati... Ne sabrı anlatabildik, ne de şükrü... Zarafetten, hayâdan, incelikten, vefâdan nasibini almamış, bomboş bir nesil olarak gözlerimizin önünde büyüyüp gittiler. .. Ne sahip olduklarımızı paylaştık ne de onlara paylaşmanın lezzetini yaşattık. Evlatlarımız AVM koridorlarında büyürken neleri feda ettiğimizi fark edemedik. Onlara alışverişin bütün merhalelerini öğrettik, ama iktisadı öğretmeyi unuttuk. Aldığımız son model telefonlar ve markalı kıyafetlerle gösteriş yapmayı öğrettik ama vakarlı olmayı öğretmeyi unuttuk.
Sahi, sabah kuşaklarında ömür tüketen anneler olarak ne bekliyorduk ki? Sabahtan akşama kadar o kanaldan o kanala dolaşan, o akımdan o akıma koşan, edepten uzak hareketlerle halden hale gidip sosyal medyada paylaşan annelerin TikTok’ta manevi değerleriyle alay eden evlatları olmuş çok mu?
Dört elle dünyaya sarılan babaların gölgesinde, ukbâyı unutan evlatların serpilmesi kadar doğal ne olabilir?
Bu yozlaşma; sadece bir neslin değil, ebeveynliğimizin çöküşüdür. Buradaki sorun, çocuklarımızın ibadeti hafife alışı değil; bizden, evimizden, elimizden, dilimizden, gönlümüzden ibadetin lezzetini alamayışıdır. Çünkü ibadet, yaşayarak öğretilir. Ebeveynler olarak ibadeti, sözde aslanlar gibi savunduk ama özde eksik olduğumuz için muhabbetini evlatlarımıza aşılayamadık. Evlatlarımız bizi teheccüd vakti secdede görseydi böyle mi olurdu? Namazı hayatımızın merkezine koyduğumuzu, bir vakit kaçırınca ateşe atılmış gibi feryat ettiğimizi, ruhumuzu secdedeyken teslim etmek için dua dua yalvardığımızı görse, namaza karşı bu kadar lakayd davranır mıydı? Hangi zamanda, hangi mekanda olursak olalım namaza karşı hassasiyetimizin değişmediğini müşahede etseydi bu kadar pervasız mı olurdu?
İyi bakın bu çocuklara! Bu gençlik ne yabancı bir coğrafyadan indi, ne de başka bir nesil tarafından ithal edildi. Onlar bizim evlatlarımız, bizim yetiştirdiklerimiz. Anne babalar olarak onlara sabrı, saygıyı, ibadetin ruhunu öğretmek yerine, gönüllerini maddi hırs ve dünyevî kaygılarla doldurduk. İslam’ın ruhunu yaşatmaktan ziyade sadece dışını süsledik. Bu yüzden ibadetin lezzetini ve anlamını yaşayarak tatmadılar. İbadet sadece mekânda yapılan bir hareket değil, kalpte kök salan bir hakikat idi. Fakat ne yazık ki bu hakikat bizim evlerimizde, okullarımızda, sokaklarımızda kök salacak tohum bulamadı.
Kısaca, bu çürümüşlük, dibe vurmuşluk bizim evlatlarımızın değil; biz ebeveynlerin, toplumun, rehberlerin eksikliğidir. Onları sevmek, yetiştirmek, irşat etmek bizim sorumluluğumuzdur. İman ve ahlâkı, yaşayarak öğretmediğimiz sürece bu tablo değişmez.
Unutmayalım ki İslam’ın nurunu, ahlâkını, ibadetinin inceliklerini çocuklarımıza sevdirip yaşatmak, sadece bir görev değil; aynı zamanda bir vebaldir. Namaz, oruç, sabır ve saygı gibi temel kavramlar, kalplerde yaşam bulmadan dışarıdan öğretildiğinde ancak kabuk olur. Bu yüzden, günümüz gençliğinin ibadetle alay etmesi, bizlerin yaşattığı boşluğun bir yansımasıdır.
Öncelikle kendimizi sorgulamalı, hatalarımızı itiraf etmeliyiz. Evimiz, ailemiz, öğretmenlerimiz, toplumsal önderlerimiz, gençlerin ruhuna dokunacak örnek ve samimiyetle yeniden el atmalıdır. İslam’ın güzelliklerini anlatmak ve yaşamakla mümkün olur değişim. Beddualar ve öfkeler değil, sevgi, anlayış ve sabırla örülmüş bir eğitim anlayışı şarttır.
Yeniden diriliş ancak böyle mümkün olur. Her nesil, kendi ruhuna sahip çıkmadıkça, manevi zenginliklerle beslenmedikçe, hakiki huzur ve mutluluğu bulamaz. Gençlerimize güvenmeli, onları anlamaya çalışmalı ve onlara ışık olmalıyız. Bu zorluklar karşısında sabreden, şükreden, vakarlı bir nesil yetiştirmek için gayret etmeliyiz. Çünkü onlar, bizim yarınlarımız, ümmetimizin umududur.
Gençlere hüsn-ü misal olup yol gösterdiğimiz zaman, secde halindeki hayatlarımıza hürmet eden, ibadetle yoğrulan, hakkı ve sabrı bilen gençlik filizlenecek, Peygamberimizin (s.a.v.) gösterdiği yolda yürüyen nesiller yetişecektir inşaallah.