İbrahim, gel; içimizdeki putları kır… bizi arındır diyelim
Bazen insanın evinde putu olmazda, cebinde olur. Cebindeki put da öyle taştan değildir; Wi-Fi’ye bağlanır, şarj ister, arada güncelleme talep eder. Sonra biz, tarih kitaplarını büyük bir iç huzurla kapatır, Ne güzel, putperestlik çok eskilerde kaldı deriz. O sırada ekran ışığı gözümüze vurur, biz de putu okşar gibi ekranı kaydırırız.
İşte tam bu noktada içimizden bir ses fısıldar:
İbrahim, gel… içimizdeki putları kır.
Put dediğimiz şey o kadar masum görünüyor ki artık; mağaralarda saklamıyoruz, evimizin baş köşesine yerleştiriyoruz. “Olmazsa yapamam”, “Onsuz yaşayamam”, “Bensiz olmaz” dediğimiz ne varsa, farkına bile varmadan kutsal bölgemizi işgal ediyor. Kimi zaman kariyer putu, kimi zaman unvan putu, kimi zaman “başkaları ne der” putu… Bir de kalın çerçeveli egolarımız var, onların tozu bile aldırılmıyor, kırılır diye ödümüz kopuyor.
Aslında modern insanın en büyük becerisi şudur. Put üretimini dışarıya ihale etmez, bizzat kendisi yapar. Üstelik seri üretim! Sonra da “Ben özgür bireyim” diye gururla dolaşır. Kendi ellerimizle yaptığımız putlara esir olur, bu esareti özgürlük diye pazarlayabiliriz. Öyle mahiriz ki, zincirlerimizi bile aksesuar niyetine takıyoruz.
Oysa Hz. İbrahim çıkmış, eline baltayı almış, bu kadar da olmaz demiş. Putların karşısına dikilip hepsini bir güzel dağıtmış. Biz ise baltayı üretim bandından kaldırıp vitrine koymuşuz; “Dekoratif obje” diye satıyoruz. Kırma işi yorar diye, kırmadan yaşamaya razıyız. Yeter ki rahatımız bozulmasın, konforumuz sarsılmasın. Putlar kırılmasında, biz biraz daha kırılalım, sorun değil.
Bugün belki en çok ihtiyacımız olan şey, yüksek sesle şunu söyleyebilmek:
İbrahim, gel… bizi arındır.
Arınmak zor iştir, çünkü önce kirimizin farkına varmamız gerekir. O da hiç hoşumuza gitmez. İnsan kendini olduğu gibi görmek istemez, filtresiz hâline alışkın değildir. İçimizdeki putları kırmak, sadece bir eylem değil, bir yüzleşme biçimidir. Kendimizle… önceliklerimizle… korkularımızla… gizli bağımlılıklarımızla…
Belki de sorunu çok büyütüyoruz. Put dediğimiz şey her zaman dev heykel olmak zorunda değil, bazen bir cümle bile olabilir:
Ben böyleyim, değişmem.
İşte o cümle, en dik başlı putlardan biridir. Değişmemek için sarıldığımız her bahane, küçük bir put kurar içimizde. Sonra hayat gelir, kapıyı çalar. “Ben değişimim” der. Biz içeriden sesleniriz. “Kusura bakma, putla sohbet ediyoruz.”
Gerçek şu ki, kırılmasın diye sakındığımız putlar bizi en çok yaralayanlar oluyor. Onları korumak için birbirimizi kırıyoruz, ilişkilerimizi kırıyoruz, vicdanımızı çiziyoruz. Sonra dönüp aynaya bakıyoruz, kırık dökük yansımamızla yetiniyoruz. Aynayı suçlayacak kadar da mahiriz üstelik.
Belki de artık yeni bir cesarete ihtiyacımız var. Gürültü yapmayan, slogan atmayan, afiş istemeyen bir cesaret… Sessiz, derinden ve sahici…
Kendi içimize bakıp, “Hangisi put olmuş?” diye sormak.
Sevilmek mi, görünmek mi, tüketmek mi, beğenilmek mi, hükmetmek mi?
Cevap biraz acıtabilir ama merhem de oradadır.
Evet, İbrahim’in baltası bugün belki görünmezdir, ama onun bıraktığı çağrı hâlâ çok görünür. Kırmadan yaşanmaz, yüzleşmeden arınamayız. Arınmak; taşları parçalamak değil, yanlış alışkanlıklarımızın, şişirilmiş egolarımızın ve sahte vazgeçilmezlerimizin tahtını sallamaktır.
O hâlde yüksek sesle tekrar edelim.
İbrahim gel… içimizdeki putları kır.
Kır ki biz de yeniden kendimiz olalım.
Kır ki kana kana özgürlük içelim.
Kır ki kalbimizde boşalan yere, sessizce iyilik yerleşsin.
Ve belki de en önemlisi:
O baltayı başkasına doğrultmadan, önce nazikçe kendimize çevirebilelim.